TÜRKÇEMİZİN İNCELİKLERİ

 



“Merhabalar efendim, günaydınlar arkadaşlar!” ifadelerini ne kadar çok duyuyoruz son yıllarda. Sabah saatleri için öğle vaktine kadar “hayırlı sabahlar” ya da “günaydın” demek yeterlidir oysa. İkindiden sonra “iyi akşamlar” ya da “hayırlı akşamlar”, geceden sabaha kadarki kısma “iyi geceler” veya “hayırlı geceler” deriz de güpegündüz “tünaydın” demenin ne âlemi var, anlamıyorum.

Günaydın kelimesine uygun bir kelime olarak seçilmiş belli ki. Hadi seçen seçti de “Güpegündüz tünaydın denir mi?” diye sormak kimsenin aklına gelmedi mi acaba?

Tünaydın güzel bir kelime aslında, iyi geceler anlamında kullanılsaydı çok da yerinde olurdu. Eski Türkçede geçen “tün” kelimesi, günümüzde “dün” şeklinde kullanılır. Bir de tavuk misal, kanatlı hayvanların tünediği vakit, uyku vaktidir, gece! Tüneklerde tüneyen hayvanlar, gece dinlenip gündüz uyanır.

ÇOKLUK EKİ (-ler):
XII. yüzyılda yaşayıp “Pîr-i Türkistan”olarak anılan Hoca Ahmet Yesevî, Dîvan-ı Hikmet eserindeki bir ilahide tün kelimesini gece anlamında kullanır:
“Işkın kıldı şeydâ mini
Cümle âlem bildi mini
Kaygum sinsin tüni küni
Minge sin ok kireksin

Hâca Ahmeddür minim atım
Tüni küni yanar otım
İki cihanda ümîdim
Minge sin ok kireksin”

XIII. yüzyılda Anadolu sahasında yaşayan Yunus Emre’nin de Hoca Ahmet Yesevî’ye yazdığı naziresinde tün kelimesini gece anlamında kullandığını yine görürüz:
“Aşkın aldı benden beni
Bana seni gerek seni
Ben yanarım tün ü günü
Bana seni gerek seni”

Hoca Ahmet Yesevî’nin ve “Bizim Yunus”un ilahilerinde tün kelimesini görmeseydim, tün kelimesinin gece demek olduğunu bilmeseydim ben de öğle vakti tünaydın derdim. Toplumun geneli kullansa da tünaydın demeyip “iyi günler” veya “hayırlı günler” diyen azınlığın olduğunu bilmek bile beni mutlu ediyor.

Bir kısım azınlık tünaydın bile demezken günaydınlar çıktı bir de. Günler, haftalar, yıllar,… ifadeleri uzun süre bildirdiği için kullanılır; fakat günaydın kelimesi sadece o günün sabahını kastettiği için günaydınlar denmez, denmemelidir!
Merhaba ifadesi de selamlaşma sözüdür. Rahat ol, benden sana (size) zarar gelmez anlamındaki merhaba kelimesi uzun süre için geçerli değildir, o da merhabalar şeklinde söylenmez, söylenmemelidir!

Selamlaştığımız kişiler birden çok kişi de olsa “merhabalar veya günaydınlar” denmez, denmemelidir!

“Üç Silahşorlar, Kırk Haramiler” gibi yabancı dillerden Türkçeye çevrilirken yapılan hatalar zamanla kalıplaşmış hale geliyor. Her dilin kendine özgü kuralları vardır. Türkçede sayı ve rakamlardan sonra gelen kelimeye “–ler” çokluk eki eklenmez. Üç Güzeller, ikizler, üçüzler de bunlara örnek.

“Pişiler piştiler.” ya da “Çiçekler açtılar.” veya “Hayvanlar susadılar.” cümlelerinde de fiillere “–ler” çokluk eki eklenmez. İnsan dışındaki varlıkların öznesi çokluk bildirse de yüklemleri teklik bildirmelidir: “Pişiler pişti, çiçekler açtı, hayvanlar susadı.” demek yeterlidir.

“Birçok kişiler, birkaç çocuklar” gibi belgisiz sıfatlardan sonra “–ler” çokluk eki eklenmez. Birçok kişi, birkaç çocuk demek gerekir.

“Bizler, sizler” ifadelerinde de “–ler” çokluk ekine gerek yoktur. Biz derken zaten tek olmadığımızı belli ediyoruz. Biz kelimesini bazen de alçak gönüllülük olarak kullanırız. Orada bir iş, bir başarı varsa övünmemek amacıyla ben yerine biz kelimesini de tercih edebiliriz.

Siz kelimesi için durum biraz farklı. Siz derken muhatabımız olan “sen” ve senin yanındakileri kastedebiliriz ya da sen diye hitap etmemenin kabalık ve saygısızlık olabileceği tek bir kişiye de siz diye hitap edebiliriz; fakat asla bizler ve sizler diyemeyiz!

ÇOK:
Hastalık haberini aldığımız birine “geçmiş olsun” demek yeterlidir. Herhangi bir hastalığın çok geçmiş olmasını değil; tamamen geçmiş olmasını, tamamen iyileşmesini isteriz. Küçük geçmiş olsun diyemeyeceğiz gibi büyük geçmiş olsun da diyemeyiz. İyileşmesini istediğimiz kişinin az çok, büyük küçük geçmiş olmasını bekleyemeyiz. “Geçmiş olsun” ifadesi deyimdir ve deyimler kalıplaşmış sözler olduğu için değiştirilemez.

Birine teşekkür edeceğimiz zaman “Çok sağ ol” diyemeyiz. Bir kişi az sağ olamayacağı gibi çok da sağ olamaz. Çok teşekkür etmeye de gerek yok, “Teşekkür ederim” demek yeterlidir.
Birini kutlayacağımız zaman da “Çok tebrik ederim” demeye gerek yoktur. Tebrik etmemiz yeterlidir.

Günlük konuşma dilinde teşekkürler, tebrikler, başarılar desek de doğrusu teşekkür etmek, tebrik etmek, başarılar dilemektir.

İSMİN AYRILMA HÂLİ (-den):
“Erkilet Güzeli” türküsünü sevsek de “tek tek basaraktan, bade süzerekten,…” gibi zarf-fiil ekinden sonra ayrılma eki olan “–den” ekine gerek yoktur. Tekrardan yerine tekrar, ekstradan yerine ekstra demek yeterlidir.

“Ben onu eski tanırım” ifadesi son yıllarda dikkatimi çekiyor. Giderekten, gelerekten kelimelerinden attığımız ayrılma ekini “eski” kelimesine ekleyip eskiden şeklinde düzeltmiş oluruz. Hem de attığımız ekler boşa gitmemiş olur.

İSMİN YÖNELME HÂLİ (-e):
Halk ağzında bazı yörelerde iyicene, güzelcene, bolcana, hızlıcana, yavaşçana gibi kelimeler kullanılsa da yazı dilinde iyice, güzelce, bolca, hızlıca, yavaşça demek yeterlidir.

Halk ozanlarımız, halk şairlerimiz bir yörenin ağzıyla şiir söylerken veya yazarken içerik tamamen ağız özelliklerinden oluşuyorsa, ölçü ve kafiyeye uygunsa elbette bu kelimeleri kullanabilir. Halk ağzının kullanılmadığı günlük konuşma dili, şiir ve metinler için uygun değildir.

Türk Dil Kurumu tüm yörelerdeki ağızları koruyarak yazı için ortak dil kullanılması gerektiği için Atatürk tarafından kuruldu.

Bize düşen de ağız özelliklerimize sahip çıkarak Türkçemizin inceliklerini bilmek ve uygulamaktır.

Selametle…


Edebiyat Defteri
Hamiyet Su Kopartan ✍️

13.07.2026

BOZKURT YAŞAMALI...

                       


            Yazı: 
Enver ÖZÇAĞLAYAN

 

Her milletin tarih içerisindeki seyri,(savaşları, barışları, yaşama biçimi, duygu, düşünce ve davranışları) onların mânevi kültürünü oluşturduğu gibi; mitolojilerinin de kendilerine göre biçimlenmesine sebep olmuştur. Birçok milletin Lâtin kültüründe hattâ daha geniş olarak Hristiyan kültüründe birleşmiş olmalarına rağmen, ayrı devlet ve millet organizasyonu içinde farklı mitolojileri kabul ettiklerini ve bunları motif motif geliştirdiklerini görürüz. Ancak dikkatten kaçmayan ve ibretle seyredilmesi gereken bir gerçek de, bu devletlerin mitolojilerini sürekli olarak işledikleri, nesillerine benimsettikleri ve bu çabayı değişmez bir devlet politikası kabul etme durumlarıdır. Zaman zaman dış politikalarında dahi, mitolojilerinden aldıkları ilhamın etkisi görülür. Hattâ o kadar ki; beceriksiz Zeus’un gayretiyle, Ege kıyılarında köpükleşen güzel Artemis’in ve hayasız Afrodit’in aşkıyla, Helenizm rüyalarına dalınır. Bazen de "Koca Ayı"nın salyalı rehberliğinde Kars, Ardahan ve Boğazlar yoluyla sıcak denizlere iniverme planları uygulamaya konulur. Arslan, İngiltere Krallığı’nın simgesi olarak; "dünyanın tek ve kuvvetli hakimi niteliğiyle" sevilir ve sayılır. Bu arada Fransa’nın simgesel "horoz"unu da unutmamak gerekir.

Milletimizin binlerce yıllık tarihî seyri içinde ortaya çıkan, seciye ve seviyesiyle kıyaslanabilecek mitolojisinin en güzel örneklerinden biri, hattâ en değerlisi muhakkak ki BOZKURT motifidir.

Yüzlerce yıl belirli bir yerde (Ergenekon’da) derlenip, toplanan ve yeniden "Millet" olma hüviyetini kazanan Türk Soyu’nun yeni vatanlara açılışında BOZKURT, yol göstericilik vasfıyla büyük bir önem kazanır. Gerektiğinde iyi savaşan, çok hassas ve cesur olan, ancak bu özelliklerini soğukkanlı ve vakur görünümü içerisinde gizleyebilen bu yaratığın sembol olarak kabul edilmesi, her halde Türk insanının yaratılış özellikleriyle uyum sağlamış olmasındandır. Sonraki yıllarda dahi, Türk Milletinin zor durumlarında ortaya çıkıp, yol göstericilik yaptığı ve Milleti selamete çıkardığı; fikrî bir inanç olarak binlerce yıldan bu yana yaşayagelmektedir.

BOZKURT’un zorluklar karşısında kalan Türk Milleti’ne yol gösterme ve kurtarıcılık imajı, son müstakil Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasında ve sonraki devrelerde büyük Atatürk tarafından gayet iyi değerlendirilmiş, bu fikriyat ve aksiyonla Türk Milleti’nin kurtuluşu gerçekleştirilmiştir.

Zaferi takip eden kısa zaman sonra âdeta BOZKURT’u ödüllendirmek istercesine Atatürk’ün bastırdığı paralarda BOZKURT Motifine tam boy yer verilmiş, esasta bu sembol, fikri ve aksiyonuyla gelecek nesillere aktarılmaya çalışılmıştır. Bunun yanı sıra Türk Dil Kurumu’nun ilk neşrettiği Sözlüğün kapağına BOZKURT Motifinin işlenmesi, Millî Eğitim Bakanlığı’na BOZKURT Tablosunun astırılması da yine Atatürk’ün bu sembole verdiği değeri ve O’nun, okuyan nesle mutlaka tanıtılması ve benimsetilmesi gereğini vurgulayan tarihi davranışlardır.

Ancak zamanla hükûmetlerin değişmesi; devlet yönetimlerine, O’nun amaç ve değerlerine bakış açılarını da değiştirmiştir. Özellikle Rusya’nın Türkiye üzerinde hiç değişmeyen, kuruluşta dahi Atatürk’ün devlet bakışını etkilemeye çalışan, ancak bizzat Başkomutan tarafından reddedilen rejim ısrarlarının devam ve propagandası, Atatürk’ün ölümünden sonra hızını daha da artırarak Türk gençlerinin bir kısmı üzerinde etkili olmaya başlamış; Genç Türk Devleti’nde Atatürk’ün reddettiği her türlü zararlı faaliyetlere (Komünizm, Ataizm, Masonluk, Dîni ve Millî değerlerimize yapılan aleni saldırıların yayılması,) hattâ bunların bakanlıklar seviyesine kadar uzandığı görülmüştür.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasını müteakip kısa zaman içinde Türk olan her şeye karşı hazırlanan bu tuzaklara ve davranışlara muhatap olmak, gerçek vatan severler için ıstıraplı günlerin vesilesi olmuştur. O günler üzerinden hayli zaman geçti, ancak yıllar sonra yine; bu defa başka yönlü ikaz lambaları yanıp sönmeye başladı. Onun için, Türk’ün Türk’ten başka dostu olmadığını hiç unutmamalıyız. İnançlarımızdan ve millî değerlerimizden asla taviz vermemeliyiz. Onları takip ve benimsemeyi bir devlet politikası haline getirmeliyiz. Özellikle Millî Eğitimin Lise bölümünde Türklerin Ergenekon ve BOZKURT olaylarını ders haline getirilip gençliğimizin tarihimizi, Millî motiflerimizi benimsemesi ve kabullenmesi yönünde onlara bilinç kazandırmalıyız. Son pişmanlığın faydasızlığı mutlaka kulağımızda küpe olmalıdır. Unutulmamalı ve artık fark edilmelidir ki; orta yaştan aşağıya doğru bugün insanımızın çoğunluğu, bu bilinç eksikliğinin ve beyinlerinde oluşturulan tezatların etkisini, boşluğunu yaşamaktadır. Artık iyice anlaşılmalıdır ki; vatandaşlarımızın büyük bir kesimi kendilerine tutunabilecek sağlam bir (millî) dal aramaktadır. Kök sağlam, ancak dalların çoğu ya kesilmiş ya aslı değiştirilmeye başlanmış veya vasıflaştırılmıştır. Bozuk aşılılar ve bunların dönekleri de maalesef toplumun büyük kesimine zarar verir duruma gelmişlerdir.

Daha konuşulacak çok meselemiz ve söylenecek çok sözümüz vardır. Şimdilik sözümüzü şu ANA TEMA ile bitirmek isteriz: "TÜRK MİLLETİ, TİTRE VE KENDİNE DÖN..." 

Enver Özçağlayan

S O N