Dil Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dil Kültür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Büyüleyen TÜRKÇEYİ Yozlaştırma, Fakirleştirme Girişimleri


Yazar: İsmail Hakkı Cengiz
-
Türk demek Türkçe demektir. Onun için her Türk, dili üzerinde titremeli, titizlenmelidir. Anadilini kıskançlıkla korumalıdır.

Bugün Türkçemiz bilinçli veya bilinçsiz korkunç bir saldırı altındadır. Dil konusunda hiçbir duyarlılığı, derinliği hatta bilgisi olmayan ama bir şekilde ekranlarda, sayfalarda yer bulabilen, kimliksiz ve yetersizlerin kullandığı çirkin sokak ağzı hızla yaygınlaşmakta, Türkçemizi yozlaştırmaktadır.

Bu yozlaştıran, anadilimizi kemiren, sokak ağzına, Türkçeye bu feci saldırıya birkaç örnek verelim:

“Ki” ekinden başlayalım. Olumsuz veya soru cümlelerinin sonunda veya cümlenin ortasında bağlaç olarak kullanılan “ki” eki, yerli-yersiz karşımıza çıkıyor. “zaten yaptım ki”, “geldim ki” gibi olumlu cümle sonlarında, kulağımızı tırmalayacak şekilde kullanılabiliyor. Ekranda yer bulabilen biri, “eğer ki siz de benim gibi teknoloji özürlüyseniz…” şeklinde bir cümle kuruyor. Bu cümlede “ki”ye gerek var mı? “Eğer siz de benim gibi teknoloji özürlüyseniz” demek neyine yetmiyor. Böyle kullanmak çok daha güzel değil mi?

Başka yaygın ve yanlış kullanımlar;

Hele ki, meselâ, “hele ki temmuz sıcağında…” Doğrusu, “hele temmuz sıcağında…”

Elbette ki, meselâ, “elbette ki kazanacağız.” Doğrusu, “elbette kazanacağız.”

En feci yanlışlardan biri, “Maalesef ki” şeklindeki kullanım. Maalesef kelimesi, Türkçedeki “ne yazık ki” kavramının karşılığıdır. “Ki” ekini illa kullanacaksanız, “ne yazık ki” şeklinde kullanabilirsiniz ama “maalesef ki” olmaz. Sadece, “maalesef” olur.

En yaygın yanlış kullanımlardan biri, “tekrardan” şeklindeki, “tekrar” kelimesinin bozulmuş hali! Bu kullanım, “yaparaktan”, ederekten, “giderekten” gibi yanlış kullanımların aynısıdır. Daha Türkçe olarak, “yeniden” diyebilirsin ama “tekrardan” olmaz. Anlamı kuvvetlendirmek istiyorsan, “tekrar tekrar” diyebilirsin fakat “tekrardan” diyemezsin.

Son zamanlarda yoz bir kullanım daha ortaya çıktı: “Sonrasında”! Bir konuşmacı veya yazar bir şey anlatıyor; “şöyle oldu, böyle yaptık, ‘sonrasında’ şu oldu”. Peki, ben de soruyorum: “Sonra” kelimesine ne oldu? Yine soruyorum: “Ardından”, “arkasından” kelimelerimize ne oldu? Hayır, “sonrasında” yoz ve yanlış bir kullanımdır. “Sonra”, “ardından”, “arkasından” gibi, bir olay zincirini anlatacak pek çok kelimemiz var.

Diğer yanlış kullanımlara geçmeden bir soru sorayım: Biz yozlaşmanın bir parçası mı olacağız yoksa yozlaşmayla mücadele mi edeceğiz?

Yozlaşmaya dikkat çekmeye devam ediyorum: Diğer bir yanlış kullanım; “adına”! Sattıkları bir üründen şikâyetçi olduğum şirketin halkla ilişkiler görevlisi bana aynen şu iletiyi gönderdi: “Size cevap verebilmek adına telefon numaranızı yazar mısınız?” “Adına” ne yahu? “Adına”, temsilen demek. Hiç buraya uyar mı? “İçin” olacak. “Size cevap verebilmemiz için telefon numaranızı yazar mısınız?” “İçin” kelimesi gelmesi gereken yerlerden, “için” kelimesini atıp, kendilerince daha havalı gözüken “adına” terimini kullanıyor ama dilimizi de feci biçimde bozuyorlar.

Şimdi, kulağımı en çok tırmalayan iki yoz kullanıma geliyorum:

İlki, “süper”, “süppeeer”… Bu ne yahu?

“Çok iyi”, “çok güzel”, “üstün”, “olağanüstü…” İşte onun ifade etmek istediğini fazlasıyla karşılayan birçok Türkçe kelime…

Yetmedi mi? Peki; müthiş, harika, şahane, muhteşem, harikulade… Ben bunları söyleyince, kimileri, “bunlar da Arapça, Farsça, ne far var diyor”!

Fark şurada: Bunlar edebiyatımıza, müziğimize girmiş. Edebiyatımızın zirve yazarları, şairleri hatta annelerimiz bunları kullanmış, kullanıyor.

Biz ırkçı değiliz. Kültürümüze girmiş olan tren, otobüs, telefon, telgraf, televizyon gibi kelimelere bir itirazımız yok. Gerek doğudan gerek batıdan gelen, benimsediğimiz kelimeleri atalım demiyoruz. Ana dilimizi annelerimizin dilini kullanalım diyoruz.

Gelelim, yozlaşmanın en yoğun ve yaygın olduğu meseleye; “süreç” meselesine, süreç yangına… Süreç, her yere uyan bir maymuncuk… Bir moda kelime… Öyle bir moda ki modern olmak için sanki her cümleye girmeli!

Zaman içinde elbette yeni kavramlar, yeni kelimeler üretilebilir, üretilmeli, bunlardan biri de süreç olabilir. Fakat bu ürettiğiniz kelime yerli yerinde kullanılmalı! Unuttuğunuz, aklınıza gelmeyen her kelimenin yerine yapıştırılmamalı! Yüzlerce kelimemizi bir tek “süreç” kelimesiyle ifade edip dilimizi fakirleştirmemeli. Bu “moda” kelime, en başta kendisinin de türetildiği “SÜRE”yi yedi. En çok seyredilen kanallardan birinde sunucu şu cümleyi kurdu: “Haziran’dan Eylül’e kadar olan süreçte…” Hayır, süreçte değil yahu, SÜREDE!

Ayrıca bu süreç seli; dönem, devir, safha, devre, aşama, merhale, olay, hadise, vaka, dava, sorun, mesele, dönemez, müddet, mühlet, iş, işlem, işlev, hamle, adım, girişim, durum, hal, vaziyet gibi hemen aklıma gelen ve şimdi aklıma gelmeyen yüzlerce kelimeyi yuttu. Hepsini atıyorsunuz yerine, “süreç” i koyuyorsunuz. Süreç kullanılan yerlere bakın bu kelimelerden birinin yerine kullanılmış olduğunu fark edeceksiniz. Tam bir yozlaşma, feci bir fakirleşme. Süreç, kelime yiyen kelime…

Dilimizdeki yozlaşma bunlarla sınırlı değil. Diğer bazı yaygın yanlışları, öte yandan, Türkçenin büyüleyici güzelliğinden örnekleri aşağıdaki bağlantılarda görebilirsiniz.

Türkçe ürkütücü bir saldırı altında. Bunu durdurmak, yozlaşmayla mücadele etmek her Türk’ün birinci ve kaçınılmaz görevidir.

x x x

İLGİLİ YAZILAR

Büyüleyen TÜRKÇE ve TÜRKİYE’nin Büyüleyici İstikbali

‘Süreç’ ‘Adına’ ‘TERFİ Aldık’ ‘İzliyor Olacağız’ da ‘Lüksümüz Yok’

Güzel TÜRKÇEMİZİ Yozlaştıran Amansız Bir SÜREÇ!

 

İsmail Hakkı Cengiz

Edebiyat Defteri

hacengiz@gmail.com

TÜRKLERİN SOYAĞACI

               


             Yafes (Latince Iafeth veya Iapetus, Arapça: يافث), [1] Hz. Nuh'un üçüncü oğlu ve Türklerin atasıdır.[2] O, şecerelere göre, Nuh Peygamberin oğullarından biridir. Kırgız sözlü geleneğinde "Capaş" şeklinde de kullanılmaktadır.[3][4] Birçok ilmi kaynakta “Yafes” olarak kaleme alınan bu isim, Yazıcızâde'nin eserinde “Yafet” olarak da yazılmıştır.[5] Yafes, Arapça eserlerde ismi, "Yafes bin Nuh" (Nuh'un oğlu) diye geçmektedir.[1] 

Hz. Nuh, ikinci Adem olarak anılır. Tufandan sonra insan zürriyeti, Hz. Nuh'un oğullarından türemiştir. Hz. Nuh'un 3 oğlu vardı: Ham, Sam, Yafes. Ham, Habeş ve Afrikalıların, Sam Arapların, Yafes de Türklerin atası olarak bilinmektedir. Şimdi yeryüzünde yaşayan tüm insanlar, bu üçünün soyundan gelmektedir.[6][7] 

İnsanlığın başlangıcında insanların ömürleri uzun bulunmuştur. Bu da insanların çoğalmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Adem'den sonra insanlar çoğalmış, fakat Allah'ın dinini terk ederek müşrikçe bir halde yaşamaya başlamışlardı. Nuh Aleyhisselâm'a inananlar pek azdı. Nihayet o inatçı kavme cezaları yaklaşmıştı. Hz. Nuh bir gemi yapmakla Allah tarafından emrolundu. Gemiyi yapar yapmaz şiddetli yağmurlar yağmaya başlamış, yeryüzü bir deniz kesilmişti. Hz. Nuh kendisine imân edenleri gemisine aldı. Bunların sayısı kırk erkek ile kırk kadından ibaret bulunuyormuş. Bunların içinde Hz. Nuh'un Sam, Ham, Yâfes adındaki oğulları da bulunuyordu. 

Yâm veya Ken'an adındaki oğlu ise Hz. Nuh'a isyan ederek gemisine binmemişti. Nihayet gemi dışında bulunanlar tamamen suların dalgaları arasında kalarak helak olup gitmişlerdi. Daha sonra yağmur kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, gemi de Musul civarında Cudi denilen dağın üzerine Muharrem ayının onuna rastlayan aşure gününde oturmuştur. Hz. Nuh bu gemiye uygun gördüğü hayvanlardan da birer çift almış bulunuyordu. 

Bu tufan hadisesi cumhura göre umumidir, bütün yeryüzünü kapsamaktadır. En yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri = eski zamandan beri taş kesilmiş hayvanların cesetleri görülmektedir. Böyle bir tufan hadisesinin yeryüzünde bir azap örneği olmak üzere vücuda getirilmiş olması, Allah'ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Maamafih bazı zatlara göre de bu hâdise, yalnız Hz. Nuh'un bulunduğu Babil havâlisinde meydana gelmiştir.[8] 

Deguignes'e göre Yafes'in sekiz oğlundan en büyüğü Türk ismine sahipti.[9][10] Hammer tarihinde "şecerenin ilki olan Türk... Her halde Heredot'un eserindeki Targitaos ve Mukaddes Kitap'taki Taghrama'dır" [11] deniliyor.[12] 

Yaşar Kalafat'a göre Türklük, ismini işte bu Türk Ata'dan almıştır. Türk Ata, Hz. Adem'in torunlarından olan Hazer'in oğlu Yafes'ten türemiştir. Türk Ata, ilahi tebligat yapılan tebligatçılar hiyerarşisinde yer almaktadır.[13] Bu tebligatın (Bildiri) akaidi Türk Töresi ve bu töreyi besleyenler tümüyle Türk'tür. Bu tebligatın dili Türkçe idi. Bu itibarla Türk dili ilahi bir muhteva içermektedir. Bu bildirilerin ulaştığı coğrafyalar ise Türk dünyası coğrafyasını oluşturmuştur.[14] 

Yaşar Kalafat, Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e kadar devam eden ilahi nizam tebligatının Hz. Nuh'tan sonra Hz. Yafes'e; ondan da Hz. Türk'e geçtiğini düşünmektedir.[15] Türk inanç tarihinde Türkler Tanrı'nın “Türk Kağanları” Türk töresini uygulayıp devam ettirmeleri için gönderildiğine inanırlardı. Bu yönü ve özelliği ile, Türk kağanın ilahi bir kutsanmışlığı ve görev (Töre) mesuliyeti vardı. Bu özellik ve ilahi tebliğ mesuliyetini Bilge Kağan'ın kitabe yazısında görmek mümkündür.[14] 

Yâfes, evlâtları çoğalınca, onlara reis olmuştu. Bunların hepsi, dedeleri Nûh aleyhisselâmın gösterdiği gibi Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Bunun evlâdı çoğalarak bunlara Türk denildi. Bu Türkler, ecdâdı gibi Müslüman, sabırlı, çalışkan insanlardı. Bunlar da, zamanla çoğalarak Asya'ya yayıldı.[16] Türk, Veliaht olduğunda babasından kalmış halkları korumuştur.[9]

 

Rehber Ansiklopedisi'nde Yafes hakkında şöyle bahsedilmektedir: Nûh aleyhisselâmın oğlu Yâfes mümin idi. Evladı çoğalınca, onlara reîs olmuştu. Hepsi, dedelerinin gösterdiği gibi Allahü teâlâya ibâdet ediyordu. Yâfes, nehirden geçerken boğulunca, Türk ismindeki küçük oğlu, babasının yerini tuttu. Gittikçe artan nesli Türk adıyla anıldı. Bu Türkler, ecdâdı gibi Müslüman, sabırlı ve çalışkan insanlardı. Zamanla çoğalarak Asya'ya yayıldılar. Türklerin başlarına geçen bâzı zâlim hükümdârlar, semâvî dîni bozmuşlardır. [17] 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarih tezini savunurken şunları söyler: "Efendiler bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da bir derinliği vardır. Efendiler bu derinliği isterseniz ölçelim: Birinci ölçek tarih öncesi devirlere ilişkin ölçektir. Bu ölçeğe göre Türk milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yafes'in oğlu olan kişidir. Tarih döneminin belge tedarikinde pek hoşgörülü olan ilk evrelerine biz de hoşgörü gösterelim, fakat en açık ve kesin ve en maddi tarih kalıntılarına dayanarak söyleyebiliriz ki Türkler, on beş yüzyıl önce Asya'nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın her türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır." [18] 

Vâni Mehmed Efendi, "Araisü'l-Kurân" adlı eserinin birinci bölümünde şöyle der: "Türklerin Benî İshâk‘tan kabul edilmesine gelince; buradaki İshâk'ın, İshâk Peygamber olduğu açıktır. Bil ki, ben Türk tarihlerinde, Oğuz Han'ın Yafes'in neslinden olduğunu gördüm. Türkler'in tamamı O'nun neslindendir. Oğuz Han, Hz. İbrahim‘le çağdaş idi. Hatta Türkler, O'nun İbrahim'e iman ettiğini ve İshak'ın kızıyla evlendiğini de iddia ederler ve Türkler, Kurân-ı Kerîm'de zikredilen Zülkarneyn ile kastedilen, Oğuz Han'dır derlerdi. Bu duruma göre Türkler, anne tarafından Hz. İshak'ın evladı olmuş olurlar. Nitekim Hz. İsa'nın Benî İsrâîl'den olduğu gibi, Türkler de, Beni İshâk'tan sayılırlar. Bunda asla bir müşkillik yoktur." [19][20] 

Mehmet Faruk Gübtunca'nın "Peygamberler Tarihinden Seçilmiş Kıssalar" adlı kitabına göre Hz. Nuh'un dört oğlu olmuştu. Bunların isimleri şöyleydi: Harun, Sam, Yâfes ve Kenan. Bunlar da annelerine uymuşlar, kâfir olmuşlardı. Ama Sam ve Yâfes, daha sonra Hakk Dîn'e dönmüş, diğer ikisi ise bâtıl dinde kalmıştı.[21] 

Eski Türk boylarında çok eski devirlerden beri yaygın bir inanca göre, Hz. Nuh, tufandan sonra oğlu Yafes'i Türk yurduna göndermeden önce ona "YADA" adı verilen büyülü bir taşı oğluna vermiştir. Türklerin babası olarak kabul edilen Yafes, bu taşı Türklere vermiş, daha sonra bu taş Oğuz Hana geçmiştir.[22] 

Şamlı Fahreddin Osman b. Ebi Bekir b. eş-Şeyh Muhammed Züreyg'in "Kitabü'l-Bustan fi Ba'zı Ahbâri Âl-i Osman" adlı eserinde Osmanlılar için "Onlar Hz. Nuh'un oğlu Yafes neslinden Karahan oğlu Oğuz'un evlatlarındandır." tâbiri kullanılır.[23] 

Türk adından, ‘Tugar' olarak bahseden en eski belge, Musevilerin Ahdiatik (Tevrat)'idir. Ahdiatik en eski İbranice eserdir. Dünya varlığından, milletlerden, devletlerden ve dünyanın kuruluşundan bahseden en eski eser olarak Ahdiatik'in fasıllarında, insanlığın doğuşu (tekvin-i mahlukat) bölümünde anılan Tugar, Nuh'un oğlu Yafes'in oğludur. İsa'dan 458 sene önce yaşamış olan Musevi tarihçisi Hazkiyal, Tugar'la ilişkilendirilen Torok'ların yaşadığı bölge olarak Orta Asya'nın tam bir tarifini yapıyor. Ünlü tarihçi Josephe Flavius şöyle diyor: Toroklar, Dara'nın ülkesinin bitiminden başlayan ve sonu bilinmeyen yerlere kadar geniş sahalarda yaşayan, başlıca dokuz kola ayrılı büyük bir millettir. Çin kıtası da Torokların egemenliği altındadır. Ahdiatik'in en tanınmış müfessiri Mendelson, ‘tekvin-i mahlukat' bahsini açıklarken Torok tabirinin Türk olduğunu ve bu deyimin Turan şeklinde kullanıldığı zaman ‘Türklerin asıl vatanı' olarak anlaşılması gerektiğini karşılaştırmalarla anlatır.[24][25] 

Abul-Fevz Muhammed Emin Bağdadi, Türklerin Yafes oğlu Kumer oğlu Türke intisap ettiklerini yazar. Partold ise Hazar denizinden Çin hududuna yayılan Türk boylarının Türkmen Oğuz Karluk ve Dokuz-Oğuz olduğunu söyler.[26] 

Arap tarihçisi el-Mesudi'ye (X. yy.) göre, Türkler, Nuh Peygamber'in üç oğlundan biri olan Yafes (diğerleri Ham ve Sam)'in soyundan iniyordu. "Tac-üt Tevârih" yazarı Hoca Sadettin Efendi dahil bütün Osmanlı vak'anüvis (resmî devlet tarihçi)leri bu görüşü aynen benimsemiştir.[27] 

Osmanlılarda tarih anlayışı, silsilenameler şeklinde hikâye edilen kutsal bir tarihti. Bu anlayış içinde şecerelerini Hazreti Nuh'un oğlu Yasef'e kadar götürüyorlardı. Modern çağların ırk ve ulus tartışmaları içinde Hazreti Nuh'un üç oğlu, ayrı üç ırkın ataları haline geldiler. Ham (ve hamiler) siyahları; Sam (ve samîler) semitleri; Yafes ise beyazları temsil eder oldular. Böylece Osmanlılar, âdeta farkına varmadan, kendilerini Batılılarla birleştirmişlerdir.[28] 

Mekkeli Şair İbn el-Uleyf'e göre Nuh'un Sam, Ham ve Yafes adlı üç oğlu mevcuttur: Sam, Arap, Fars ve Rumlar'ın; Yafes, Türkler ile Ye'cuc ve Me'cuc'un; Ham ise Sudanlılar'ın atasıdır.[29] "Defter-i Çıngıznâme"ye göre ise Hz. Nuh'un Ham, Sam, Ken'an ve Yafes adlarında dört oğlu ve Reheb, Zeheb, Zühüt ve Zehüt adlarında dört kızı vardır. Ham'ın nesli Arap halkını, Sam'ın nesli Acem halkını ve Yafer'in nesli Rum diyarı halkını (Türkleri) oluşturmaktadır. Ken'an ise Tufan'da helak olmuş ve nesli kesilmiştir.[30] 

İbn Abbas (r.a) der ki: "Hz. Nuh`un kavminden seksen kişi iman etmişti, Bunların Üç tanesi oğlu idi: Sâm, Hâm ve Yâfes. Bunlarla birlikte üç de gelini iman etmişti. Bunlar gemiden çıktıklarında bugün Musul taraflarında "Karyetu`s-Semaîn" (seksen kişinin kasabası) diye bilinen bir kasaba inşa ettiler. Haberde nakledildiğine göre gemide seksen kişi vardı. Bunlar arasında Hz. Nûh ile boğularak cezalandırılandan başka bir hanımı, üç oğlu ve bunların zevceleri de vardı. Katâde, el-Hakem b. Uyeyne, İbn Cüreyc ve Muhammed b. Ka`b`ın görüşü de budur. Hâm gemide iken hanımına yaklaştı. Bunun üzerine Hz. Nûh da yüce Allah`a nutfesini değişikliğe uğratması için dua etti, böylelikle siyahiler ondan doğmuş oldu. Atâ dedi kir Nûh (as), Hâm`a: Çocuklarının saçları, kulaklarından aşağıya inmesin, nerede olurlarsa Sâm ve Yâfes`in çocuklarına köle olsunlar, diye beddua etti." [31]

İbn İshâk dedi ki: "(Nuh Tufanında, gemide) hanımları hariç on kişi idiler. Nûh, oğullan Sâm, Hâm ve Yâfes ile ona iman etmiş altı kişi ile bunların hepsinin hanımları.” [32][31] 

İbnu Hacer, Türkler hakkında ilgili babta şu açıklamalara yer verir: “Türklerin aslı hususunda ihtilaf edilmiştir. Hattâbî: “Onlar Benû Kantûra (Kantûra evladları)dır. Kantûra, Hz. İbrahim'in cariyesi idi. Lügatçi Kürau'n-Neml: “Bunlar Deylemdir” demiştir. Ancak, “Onlar Türklerden bir cinstir, Oğuz da öyle” denilerek bu görüş tenkid edilmiştir. Ebu Amr: “Türkler, Yafes'in zürriyetindendir. Bunlar birçok boylara ayrılır” demiştir. 

Türklerin Tübba neslinden oldukları da söylenmiştir. Keza Efrîdun b. Sam b. Nuh zürriyetinden oldukları veya Yafes'in kendi sulbünden oldukları veyahut İbnu Kûmi b. Ya'fes zürriyetinden oldukları da söylenmiştir.[33][34] 

İslam kaynaklarında Çinliler de, Türkler gibi Yafes'in soyundan gösterilirler.[35][36] 

Joseph Deguignes de "Büyük Türk Tarihi" adlı kitabında, Türklerin atası olarak Nuh Peygamberin oğlu Yafes'i zikretmekte, [37] hatta Yafes'in oğullarından birinin adının Türk olduğunu, Hazar, Türkistan ve Volga ırmağı çevresinde yaşadığını ifade etmektedir.[38][39] 

"Tarih-i Enbiya" ve "Hükem"de Hz.Nuh'un evlatlarından Yafes'ten söz edilirken Sultan'ın hal tercümesi sebebiyle Yafes ve soyu hakkında başka bir tarihte bilgi verileceği için burada fazla bilgi verilmeyeceği kaydedilir. Bu kayıt şöyledir: "Bu tarih yazılırken akılda Sultanın hallerinin ve neseblerinin kaydedileceği bir tarih yazılması da vardır, Yüce Tanrı izin verirse bu konu Yafes tarihine ayrılmıştır, bu sebeple sonra olacaktır (burada), bu kadar ile yetinildi, özetlendi." [40] 

Oğuzlar, genel olarak Türkmen adıyla kaynaklarda geçmiş ve tarihî alanda bu adla tanınmışlardır. Köprülü'nün Oğuzlann Müslüman olan gruplarına "Türkmen" adının verildiği görüşü genel kabul görmüş, Kâşgarlı Mahmut'un eserinde de Türkmen ve Oğuz adı çok yerde bir arada kaydedilmiştir.[41] Ebü Hayyân'ın Oğuz boy adı için sözlükte verdiği "Yafes'ten sonra Türklerin büyük babasıdır" (Ar. Ebu'l-Türku'l-kebir bade'1-yäfes) tanımı dikkat çekicidir. Burada Türk soyu ile ilgili efsanelere atıf yapılmıştır. Tevrat'ta mevcut rivayetlerle Türk soyunun Nuh Peygamber'in oğlu olan Yafes'ten geldiği söylenir.[42] Bununla ilgili olarak Kâşgarlı Mahmut'un Dîvânında da bilgiler vardır: "Türkler, aslında 20 boydur, Bunların hepsi -tanrı kutsal kılası- Yalavaç Nuh oğlu Yafes, Yafes oğlu Türk'e dek ulaşır." Türklerin Müslüman olmaları dolayısıyla soy kütüklerini İslâmî köklere bağlamaları gayet doğaldı. Oğuznamelere dayanan Ebu'l-gazi Bahadır Han, Türklerin şeceresini Nuh Peygamber ile Yafes'in neslinden başlatır.[43][44] 

"Oğuz Kağan Destanı"na göre Oğuz'un ilk atası, Nuh'un oğlu Yafes'tir. Nuh, yeryüzünü oğulları arasında bölüştürdüğü zaman oğlu Yafes'e Doğu illeri ve Türkistan taraflarını verir. Yafes, Türklerin deyişine göre "Olcay Han" diye anılır. O, göçebe olarak yaşardı. Yaylak ve kışlakları Türkistan'da bulunurdu. Dhib Yavgu, Olcay Han'ın oğludur. Bunun da dört muteber ve şöhretli oğlu vardı: Kara-Han, Or-Han, Kür-Han, Küz-Han. Kara-Han babasının yerine tahta geçer. Bir oğlu dünyaya gelir. Çocuk, üç gün, üç gece anasının sütünü emmez. Herkes, onun öleceğini düşünürken; annesinin rüyasına girer. Çocuk, annesine; “Eğer sütünü emmemi istiyorsan biricik Yaratıcı'yı ikrar ve itiraf et.” der. Kadın, üç gece aynı rüyayı görür. Bu kavim, kâfir olduğundan; kadın, meseleyi kimseye anlatmaz. Kocasından gizli olarak Allah'a iman eder. O anda çocuk, anasının sütünü emmeye başlar. Oğuz'un temizlik ve güzelliğine herkes hayran kalır. Bir yıl sonra konuşmaya başlar. Oğuz daima Allah'ı anıp ona şükreder. Her türlü bilim ve hünerde, ok atmada, kargı kullanmada, kılıç çalmada, bilgi hususunda âleme ün salacak şekilde gelişme gösterir. Babası, evlenme çağı gelince onu iki amca kızıyla sırayla nişanlar. Oğuz, önce onları Allah'a inanmaya davet eder. Onlar, bunu kabul etmeyince; Oğuz, onlardan uzaklaşır. Or-Han'ın kızı Allah'ı kabul ettiği için Oğuz, onu alır. Onu herkesten çok sever. Oğuz'un avda olduğu bir zamanda eski eşleri, Oğuz'un Allah'a inandığını ve bunun için kendilerinden uzaklaştığını babasına anlatırlar. Oğuz'un babası ve akrabaları, Oğuz'u öldürmeye karar verirler. Oğuz, avdan dönünce durumu anlar. Babası ve amcaları Kür-Han ve Küz-Han'ı öldürür. 75 yıl amcalarının uruğlarıyla savaşır. Onları yendikten sonra Oğuz yönünü dışa çevirir. Oğuz, cihangirlik için sefere çıkarak muhtelif yerleri ülkesine katar. 1000 yıllık bir hayattan sonra yerini oğlu Kün Han'a bırakır.[45] 

Reşideddin'in "Cami'üt-Tevarih"indeki bir destanda Türklerin ilk hükümdarının Nuh peygamber oğlu Yafes olduğu ifadesi ile başlanmakta ve Yafes'in Türkçe "Olcay Han" adını taşıdığı söylenmektedir. Olcay sözünün Moğolca olduğu malumdur.[46] B. Ögel, kaynaklarda "Ebülce" ve "Abulca" olarak da geçen bu ismin en doğru şeklinin “Bulca” olması sonucuna varmıştır. Sonradan düzülen bir çok soy kütükleri, Peygamberler tarihine göre, Nuh Peygamber'e bağlanmışlardır. Çingiz-Han çağında yazılan Oğuz Destanları, Peygamberler tarihine pek itibar etmemişler ve kendilerinin menşelerini, ilk-ata Bulca Han ile başlatmışlardı. Bununla beraber, ne de olsa İslamiyet'in tesiri altında olan yazarlar, Bulca Han'ın Nuh'un oğlu Yafes olduğunu da söylemeyi ihmal etmemişlerdi. Fakat sonraki destanlar (mesela Ebu'l-gazi), Türklerin soy kütüğüne Yafes ile başlamış ve Bulca Han'ı da onun soylarına bağlamıştı.[47][48] 

Ebülgazi Bahadır Han'ın “Şecere-i Terakime”sinde Oğuz, anasını doğrudan Müslüman olmaya davet etmiştir. Ebülgazi, Türk halkının ta Yafes'ten Alınca-Han'a kadar Tanrı'nın birliğine iman ettiklerini, fakat Kara-Han döneminde büsbütün kâfir olduklarını söylemiştir.[49] 

Ebülgazi, Reşideddin ve ekibinin yeğledikleri “biricik Tanrı'yı ikrar ve itiraf” ifadesini açıklama ve zenginlik ve paraya dayalı bir “Cahiliye Dönemi” manzarası çizme gereği duymuştur: “-Müslüman ol ve hak dinine gel! Yok gelmezsen, ben de senin sütünü emmem”, diyordu. Bunun üzerine annesi oğlunun bu isteğine dayanamadı ve Tanrının birliğine iman getirdi. Bunun üzerine Oğuz-Han annesinin memesini emmeğe başladı. Fakat annesi ne gördüğü rüyaları ve ne de oğlunun isteği üzerine Müslüman olduğunu hiç kimseye açmadı. Çünkü Türk halkı, Yafes'ten ta Alınca-Han'a kadar Tanrının birliğine iman etmişti. Ama Alınca-Han'dan sonra Türkler çok zengin olmuşlar ve servetle paraya esir olmuşlardı. Bütün memleket Tanrı'yı unutarak kâfir olmuş ve kötü yola sapmışlardı. Kara-Han zamanında ise büsbütün kâfir olmuşlar ve küfre sapmışlardı. Meselâ bir baba, oğullarından birinin veyahut da bir oğul, babasının Hak dinini kabul ettiğini duysa idi, hemen onu düşünmeden öldürürdü.[50][49] 

Türkmenistan devlet başkanı Saparmurat Türkmenbaşı'nın "Ruhnâme" adlı eserinde Hz. Nuh'a ve onun öğütlerine ayrıcalıklı bir yer verilmiştir. Bunun nedeni, Türkmen halkının Nuh (a.s)'a kadar uzanan tarihî geçmişi olduğuna inanılması ve Nuh Peygamberin, oğullarından Yafes'in soyuna yurt olarak Türkistan bölgesini verdiğinin kabul edilmesidir.[51] Ruhname'de yer alan bu düşünce, tarih kaynaklarınca da teyit edilmektedir. Örneğin Abu'l Farac Tarihi'nde yer alan bilgilere göre, Hz Nuh tufan olayından sonra dünyayı Sam, Ham ve Yafes adındaki üç oğlu arasında taksim etmiş; [39] 

Sam oğullarına meskun dünyanın ortasından doğudaki ucuna kadar uzanan bölge düşmüştü. Bu bölge Filistin, Arabistan, Fenike ve Suriye ile iki nehir arasındaki bütün bölgeleri (Mezopotamya'yı), Asur, Babil, İran ve Hindistan'ı ihtiva ediyordu.

Ham oğullarına doğudan batıya kadar bütün güney ülkeleri; Orta ve Güney Hindistan, Mısır, Libya, Afrika ile kuzeye doğru Kilikya, Lidya ve Akdeniz adalarından Kıbrıs, Sakız, Sicilya ve daha yirmi ada düştü.

Yafes oğullarına ise doğudan batıya kadar bütün kuzey; Almanlar, Türkler, Kapadokya, Asya, Tarki (Trakya), Yunanlılar (İyonya), Roma (Bizans), Slavlar, Bulgarlar ve İspanyollar düştü.[52][39]

"Ruhname"ye göre, yüce Allah, kutsal emriyle Hz. Nuh'a bazı sayfalar göndermiş, [53] Hz. Nuh da bunları kendi soyundan gelen insanlar arasında, oğlu Yafes aracılığıyla da Türkistan halkına yaymıştır. Bu kutsal sayfaların özü tamamen “ahlâk güzelliği”ne aittir.[54][39] 

Osmonaalı Sıdıkov'a göre insanoğlu Adem ata ile Havva anadan türemiş, daha sonra Nuh ve Nuh'un üç oğlu Ham, Sâm, Yafes olarak nesil devam etmiştir. Yafes'in oğulları ikiye: Arîler ve Turaniler olarak ikiye ayrılır. Yazar Turanilere Asya kıtasında yaşayan kavimlerden Çinlileri, Hint-Çinlilerini, Japonları, Finleri, Osmanlıları, Tatarları, Kırgızları, Kazakları, Kalmukları, Tunganları dahil etmiştir.[9] 

Kırgızistanlı öğretim üyesi Prof. Dr. Ömürkul Yasayev'e göre Kırgızların kendi beylerinin hakimiyeti önünde birleşmesinin (bir araya gelmesinin ) sebebi aşağıdaki gibidir: O beyin aslı Slav'dır ve Slavların beylerinden biridir; onun Slavyan ülkesinde yaşadığı dönemde, oraya Rum elinden1 elçi gelir; (derebeyi) gelen elçiyi öldürür. (Onu) öldürmesinin sebebi Rumların Noydu'nun oğlu Simden, Slavyanlarında Yafes'den çoğalıp yayılmasıdır. 

Rumların adı, "Sag köpek" sözüyle ilgilidir. Çünkü onlar, köpeğin sütü ile beslenmişlerdir. Bu işin esası şöyledir: Yafes için karıncanın yumurtasını alıp geldiğinde, karınca, Yafes'in çocuğunun rahat görmemesi için Allah'a yalvarır. Yafes'in çocuğu doğduğunda ona Emka [55] adı verilir. Onun iki gözü kördür. O zamanlarda köpekler, dört gözlüdür. Yafes'in bir köpeği olur. O, bir yavru doğurur. Yafes, bu köpeği öldürüp atar. Yafes'in çocuğu kör olduğu için dört yıl boyunca köpeğin kulağından tutup onun sütünü emer. Köpek, ikinci yavrusunu doğurduğunda Yafes'in çocuğunu atıp ondan kurtulmak için Allah'a yalvarıp O'na şükrünü bildirir. Ertesi gün, bu köpeğin iki gözü, kör olan çocuğa geçer ve iki gözü de kendinde kalır. Onlar, yine köpeğin burnunda kalır. Bu sebepten onlar, "Saklablar" (Slavyanlar) diye adlandırılır.[56] 

Yafes ve Sam Kompleksi 

Yahudilerin kutsal kitabı Tevrat'a göre; doğru ve kusursuz bir insan olan Nuh'un, Yafes, Sam ve Ham adında üç oğlu bulunmaktadır. Tevrat'ta ve İncil'de konu edildiği üzere, çiftçilik yapan ve diktiği bağdan elde ettiği şarabı içerek sarhoş olan Nuh, çadırının içine çırılçıplak uzanmış ve babasını bu durumda gören Ham dışarı çıkıp gördüklerini iki kardeşine anlatmıştır. Yafes ve Sam, bir giysiyle babalarının üzerini örtmeye çalışmış ve bunu yaparken ona bakmamışlardır. Ayıldığında küçük oğlu Ham'ın kendisine yaptıklarını hatırlayan Nuh, onu lanetlerken Yafes ve Sam için güzel dualar etmiştir.[57][58] 

Yafes ve Sam Kompleksi; gazetecilerin gerçekliği tüm çıplaklığıyla yazıp yazmamaları gerektiğine ilişkin tartışmalarda oto-sansürü, diğer bir ifadeyle göz kapatma tavırlarını tanımlamaktadır. Bu bağlamda Yafes ve Sam Kompleksi, olaylara dışarıdan bakma ve onlardan söz etme güçlüğü ya da bu kapasiteden yoksun olmak anlamına gelmektedir. 1968 yılında Vietnam'da gelişen My Lai katliamının ardından Amerika'da açılan davalarda olayın tanıklarının aylarca suskun kalmaları, Yafes ve Sam Kompleksi'nin en önemli ve çağdaş örneklerindendir.[59][58] 

Kaynaklar ve Dipnotlar 

[1] tr.wikipedia.org/wiki/Yafes

[2] "İsimler Sözlüğü", http://www.1insaat.com/.../pdfs/5665_1181034643_644.pdf

[3] Ebülgazi Bahadır Han, "Şecere-i Terâkime" (Türkmenlerin Soykütüğü), Hazırlayan Zuhal Kargı Ölmez.- Ankara: Simurg, 1996.– s.474; Şakarim Hudayberdi ulı. Rodoslovnaya tyurkov, kirgizov, kazahov i hanskih dinastiy/Perevod Bahıta Kairbekova.-Alma-Ata: Jazuşı, 1990.

[4] Prof.Dr. Sulayman Kayıpov, "Folklor Üzerine Yazılar", ISBN 978-9967-25-581-4.

[5] Abdullah Bakır, "Tevârih-i Al-i Selçuk Oğuznamesi", turkishstudies.net/sayilar/sayi13/7bakirabdullah.pdf

[6] Mehmet Doğan, "Kurân ve Tarih Önünde Türkün Muhasebesi", www.bagpinar.net/kuran_tarih.pdf

[7] Ahmet Cevdet Paşa, "Faideli Bilgiler", Hakikat Yayınevi, 28. Baskı, İstanbul 2001.

[8] http://www.turkansiklopedi.com/.../20156-araf-suresi...

[9] Cıldız Asanbaeva, "KIRGIZİSTAN'DA ŞECERE VE KIRGIZ TARİHİNİ YAZAN İLK YAZARLAR VE ONLARIN ESERLERİ (1849-1949)" (Yüksek Lisans Tezi), Tez Danışmanı: Prof. Dr. Remzi Ataoğlu, Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi, Bişkek 2005.

[10] Deguıgnes, "Histoire Générale II", 5.

[11] Hammer Tarihi, s. 1-2.

[12] Saffet Bilhan, "ASYA EĞİTİM FELSEFESİNE TARİHSEL BİR YAKLAŞIM", Çin Eğitim Felsefesi, EBF. Dergisi, C. 16, sa. 77-112,1984; Mezopotamya ve Sümerler Eğitimi EBF. Dergisi, C. 17, Sayı: 1-2, sa. 303-339, 1985; Hint Eğitim Felsefesi, Gazi Eğitim Dergisi, C 1, sayı: 1, 1985.

[13] Yaşar Kalafat, “Halk Bilimi İtibariyle Türkmen Milli Kültüründe Devamlılık”, Serhat Kültür, Mayıs 2005, S. 2005/5, s. 48.

[14] tez.sdu.edu.tr/Tezler/TS00489.pdf

[15] Bu konuda Hikmet Tanyu ile aynı düşünmektedir. Bakınız: Hikmet Tanyu, "İslamlıktan Önce Türklerde Tek Tanrı inancı", Ankara 1980.

[16] http://www.turkansiklopedi.com/.../16437-samanilik.html

[17] Yeni Rehber Ansiklopedisi, "Türkler" maddesi, İhlas Gazetecilik, İstanbul 1993.

[18] Sinan Meydan, “Türk Tarih Tezinin Doğuşu”, Atatürk ve Kayıp Kıta Mu, Truva Yayınları, İstanbul 2005, s.25-26.

[19] Vânî Mehmed Efendi, "Arâisü'l-Kurân", Süleymâniye Ktp.,Yeni Câmii 100, vr. 543 a.

[20] Doç. Dr. Erdoğan Pazarbaşı (E. Ü. İlahiyat Fakültesi), "OSMANLI DÖNEMİ KUR‘AN TEFSİRLERİNDE TÜRKLERLE İLGİLİ DEĞERLENDİRMELER", sbe.erciyes.edu.tr/dergi/sayi_11_06_Pazarbasi_1.pdf

[21] Mehmet Faruk Gübtunca, "Peygamberler Tarihinden Seçilmiş Kıssalar", Sağlam Yayınevi, İstanbul.

[22] Elif Çiftçi, "Kahraman Maraş'ta Büyüyle İlgili Karşılaştırmalı Bir Araştırma" (Yüksek Lisans Tezi), KSÜ, Kahraman Maraş Şubat 2007.

[23] Yrd. Doç. Dr. Mehmet Emin Şen (Batman Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü), "FAHREDDİN OSMAN B. EBİ BEKİR B. EŞ-ŞEYH MUHAMMED ZÜREYG'İN KİTABÜ'L-BUSTAN Fİ BA'ZI AHBÂRİ ÂL-İ OSMAN ADLI YAZMASI", mukaddime.artuklu.edu.tr/documents/Makaleler/10.pdf

[24] Cemal Kutay, "Sohbetler", Aralık 1968, S.1., s.33.

[25] Yrd. Doç. Dr. Ali Çavuloğlu, "“Türk” Adı ve Mevlâna'daki Anlamları", Selçuk Üniversitesi / Selçuk University Mevlâna Araştırma ve Uygulama Merkezi / Rumi Research and Application Center, Mevlâna Araştırmaları Dergisi / Journal of Rumi Studies, Yıl / Year: 2007, Sayı / Number:1, s. 101-119.

[26] Erşat Hürmüzlü, "Türkmenler ve Irak", img6.imageshack.us/img6/3507/erathrmzltrkmenlerveira.pdf

[27] Öğretim Görevlisi Ali Yayla, "Türk Kültür ve Medeniyet Tarihi Ders Notları", web.itu.edu.tr/~yayla/tkm.pdf

[28] Orhan Gökdemir, "Türkçülüğün Kökenleri ya da Milli Türkçülüğe Giriş", Fabrika Dergisi, Aralık 2005, s.12.

[29] Şükran Fazlıoğlu, "Mekkeli Şair İbn el-Uleyf'in Sultan II. Bayezid'e Yazdığı Kasîde", www.ihsanfazlioglu.net/Sukran_Fazlioglu/Uleyf.pdf

[30] Yrd. Doç. Dr. Bekir Şişman (Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü), “Defter-i Çingiznâme” ve Türk Destanlarındaki Kahraman Tipolojisi Açısından “Cengiz Han”, http://www.sosyalarastirmalar.com/.../sisman_bekir.pdf

[31] Hakkı Yılmaz, "Meal-Tebyîn", Hûd Sûresi, http://www.oltugazetesi.com/.../tebyin.../hudsuresi.pdf

[32] Kurtubi; "el-Camiul Ahkami'l Kurân".

[33] İbn Hacer, "Fethu'l-Bâri", VI. 203.

[34] Prof. Dr. Talat Sakallı (S.D.Ü., İlahiyat Fakültesi Hadis Anabilimdalı Öğretim Üyesi, Isparta/Türkiye), "Hadislerde “Türk” Mefhumu Ve Rivayetlerdeki Çağrıştırdığı Zihniyetin Analizi", ilahiyat.sdu.edu.tr/Turkler Sempozyum/sempozyum pdf/3 oturum b salon.pdf

[35] Mesudi, "Murûc ez-Zeheb", Çev. A.Batur, İstanbul 2004, s.39-41.

[36] Prof. Dr. Saadettin Gömeç (A.Ü. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi), "Location Names In Divanü Lugat-it Türk" (DİVANÜ LUGAT-İT-TÜRK'DE GEÇEN YER ADLARI), www.ergenekun.com/DLT'DE YER ADLARI.pdf

[37] Joseph Deguignes, "Büyük Türk Tarihi", Hazırlayan: S. Alpay, İstanbul 1976, c.I, s.122.

[38] a.g.e., c.I, s.126-127. Ayrıca bkz. Hikmet Tanyu, Türklerin Dinî Tarihçesi, İstanbul 1978, s.17-18.

[39] Yard. Doç. Enver Uysal (U.Ü. İlâhiyat Fakültesi), "Ruhnâme ve Ahlâkî Boyutu", T.C. ULUDAĞ ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ Cilt: 12, Sayı:2, 2003 s. 115-131.

[40] Ayşehan Deniz Abik, "Ali Şîr Nevâyî'nin Zübdetü't-Tevârîh'i Üzerine", turkoloji.cu.edu.tr/ESKI TURK DILI/1996_1_Abik.pdf

[41] İbrahim Kafesoğlu, "Türkmen adı, manası ve mahiyeti", Jean Deny Armağanı, Haz. J. Eckmann, Agâh Sırrı Levend, Mecdut Mansuroğlu, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1958, s.127-128.

[42] Ahmet Suphi Fırat, "Yâfes" maddesi, İslâm Ansiklopedisi, C. 13. İstanbul 1986, s. 333.

[43] Bahattin Ögel, "Türk Mitolojisi", I. Cilt, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s.373.

[44] Doç. Dr. A. Melek Özyetkin (Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi), "14. Yüzyılda Arap Filolog Ebû Hayyân'ın Bilgisi Dahilindeki Türk Dünyası", A.Ü. DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü tarafından düzenlenen Cumhuriyetin 80. Yılını Kutlama Etkinlikleri çerçevesinde Türk Dili ve Edebiyatı Sempozyumu (Ankara, 18 Aralık 2003) bildirisi, dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/12/921/11486.pdf

[45] Mehmet Emin Bars (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Halk Bilimi Doktora Öğrencisi), "Oğuz Kağan Destanı Üzerine Yapılan Çalışmalar", Turkish Studies International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Volume 3/4 Summer 2008, http://turkoloji.cu.edu.tr/.../mehmet_emin_bars_oguz...

[46] Sümer'e göre, ilk Türk hükümdarına böyle bir adın verilmesi, zamanın hükümdarının Olcaytu adını taşıması ile ilgili olabilir. İlk Türk hükümdarlarının Nuh Peygamber'in oğlu Yafes olduğu hususu da İslami bir rivayettir. Bakınız, Sümer, a.g.m., s.360, 367.

[47] Bahaeddin Ögel, a.g.e., s.145-146.

[48] Gülşen İnci Yılmaz, "İSLAMİYET ÖNCESİ TÜRK DESTANLARININ TARİHİ AÇIDAN DEĞERLENDİRİLMESİ" (Yüksek Lisans Tezi), ANKARA ÜNİVERSİTESİ, SOSYAL BİLİMLER ENSTİTÜSÜ, TARİH (GENEL TÜRK TARİHİ) ANABİLİM DALI, Ankara 2006.

[49] Doç. Dr. Mehmet Aça (Balıkesir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Balıkesir), "Woman in “Reshideddin's Oguzname", www.millifolklor.com/en/sayfalar/76/76-92.pdf

[50] Bahattin Ögel, "Türk Mitolojisi (Kaynakları ve Açıklamaları İle Destanlar)", 1. c., 2. b., Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 1993, s.157.

[51] Saparmurat Türkmenbaşı, "Ruhnâme", Aşkabad 2001, s.9, 79.

[52] Abu'l Farac, Abu'l Farac Tarihi (Çev. Ö. Rıza Doğrul), Ankara 1945, c.I, s.74-75. Kitab-ı Mukaddes'in Tekvin bölümünde de -böyle detaylı olmamakla beraber- Hz. Nuh ve oğulları hakkında bilgi verilmektedir. (Bkz. Kitab-ı Mukaddes, Tekvin 9/18-29 ve 10. Bab.)

[53] Oysa dinler tarihi kaynaklarında, kendisine sayfa verilen peygamberler arasında Nuh Peygamber geçmemektedir. Örneğin bkz. Mutahhar b. Tahir el-Makdisî, Kitâbu'l-Bed' ve't-Tarîh, Paris 1899-1919, c.III, s.2-3. Ama Kurân-ı Kerim'in “Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik.” (Nisa 4/163) ifadesinden Hz. Nuh'un vahye mazhar olduğu anlaşılmaktadır. Ancak burada vahyin, “kendisine kitap ya da sayfa verilmesi” anlamında değil, “Allah'ın, kullarına dilediğini söylemesi ve bildirmesi için seçtiği özel iletişim yolu” (Bkz. Komisyon, Kurân-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 1993, söz konusu ayetle ilgili açıklama.) olarak anlaşılması daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Ayetin devamında da “Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e İshak'a Yakub'a, esbata (torunlara), İsa'ya, Eyyub'a Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.” buyrulmaktadır.

[54] Saparmurat Türkmenbaşı, a.g.e., s.10.

[55] Yafes'in çocuğunun adı Emka, Türk dillerinde emici manasına gelir. Demek ki, Gerdizi bu efsaneyi Türk halklarından aldı.

[56] Prof. Dr. Ömürkul Yasayev (Kırgızistan Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü), "Kırgızların Ortaya Çıkışı", Türkiye Türkçesine Aktaran: Mehmet Kıldıroğlu (Kırgızistan Türkiye Manas Üniversitesi Modern Diller Yüksekokulu), Manas Sosyal Bilimler Dergisi, yordam.manas.kg/ekitap/pdf/Manasdergi/sbd/sbd1/sbd-1-17.pdf

[57] Tevrat, 1958, s.10.

[58] Yard. Doç. Dr. Emet Gürel (Ege Üniversitesi İletişim Fakültesi Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü E.Ü. Kampüsü 35100 Bornova / İZMİR) & Araş. Gör. Canan Muter (Celal Bayar Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Yüksekokulu MANİSA), "Psikomitolojik Terimler: Psikoloji Literatüründe Mitolojinin Kullanılması", http://www.anadolu.edu.tr/.../pdf/2007-1/sos_bil_28.pdf

[59] Nuri Bilgin, "Sosyal Psikoloji Sözlüğü – Kavramlar, Yaklaşımlar", Bağlam Yayıncılık, İstanbul 2003, s.412.

Google, Facebook, Türk, Türk Tarihi, Yafes, Nuh, Noah,

Türklüğün Doğduğu Ötüken'de Tarihi Değiştirecek Yazıt Bulundu

 

Türklüğün doğduğu Ötüken'de tarihi değiştirecek yazıt bulundu. Orhun Anıtlarından da eski yazıtta ‘Tanrı’, ‘Türk’, ‘Kutluk’, ‘Tümen’ yazıları var

Moğolistan’da Kültekin ve Bilge Kağan’ın babası ve İkinci Göktürk Devleti’nin kurucusu İlteriş Kutluğ Kağan’a ait yazıt ortaya çıktı. Yazıtta ‘Tanrı’, ‘Türk’, ‘Kutluk’, ‘Tümen’ yazıları yer aldığı ifade edilirken ilk kez ‘Türk’ adının geçtiği varsayılan Orhun Anıtlarından daha eski bir Türk anıtı keşfedilmiş oldu.

Moğolistan Ötüken'de 'Türk' adının geçtiği ilk yazıt bulundu

Uluslararası Türk Akademisi ve Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü, Moğolistan’ın Ötüken bölgesindeki Nomgon Ovası’nda Kültekin ve Bilge Kağan’ın babası olan İkinci Göktürk Devleti kurucusu İlteriş Kutluğ Kağan’a ait yazıt bulduklarını açıkladı.


Hürriyet’ten Ali Rıza Akbulut ve Emin Mert Kırarslan’ın haberine göre Uluslararası Türk Akademisi ile Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü’ndeki bilim insanları 2016’da araştırmalara başlamıştı.

Nomgon Ovası bölgesinin İkinci Göktürk Devleti’nin kurucusu olan İlteriş Kutluğ Kağan’ın tüm Türk boylarını topladığı yer olduğu düşünülüyordu.

 

İLK TÜRK ADININ GEÇTİĞİ YAZIT 

Bilim insanları ilk olarak 19 Türk boyunun tamgalarının kazındığı bir bengü taşı keşfetti. Sonrasında çok sayıda heykel ve elinde ant kadehi bulunan Türk beylerine ait heykeller bulundu. Pandemi nedeniyle ara verilen ve Temmuz 2022’de yeniden başlatılan çalışmalarda, yaklaşık 250 metrekarelik bir kurganda yapılan kazıda dev bir külliye ortaya çıktı.

 

ORHUN YAZITLARINDAN DAHA ESKİ 

Külliyede ibadet yeri olduğu tespit edilen alanda ise, üzerinde iki yüzünde Türkçe ve bir yüzünde Soğdca yazılar bulunan bir taş ile kaplumbağa şeklindeki temeli ortaya çıktı. Taşın üzerindeki metinde “Tanrı”, “Türk”, “Kutluk”, “Tümen” gibi bir dizi kelime tespit etti. Yazıtın İkinci Göktürk Kağanlığını yeniden canlandıran Kültegin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kutluk Kağan adına dikildiği sonucuna varıldı. Keşifle ‘Türk’ adının ilk kez geçtiği var sayılan Orhun Anıtlarından daha eski bir Türk Anıtı bulunmuş oldu. 

Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdıralı, iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısı, üçüncü yüzünde ise eski Soğd yazısı bulunan anıttaki “Tanrı”, “Türk”, “Kutluk” ve “Tümen” kelimelerini okuduklarını söyledi. Kıdıralı, “Orhun Yazıtları çok önemlidir ama bu yazıt da büyük öneme sahiptir. Bizim yazı tarihimizi daha ileri götürmektedir. Ek olarak Türk kelimesi ilk defa Türk bilim insanlarınca keşfedilmiştir. Biz akademiye üye ülkelerimizde bunun (keşfin) bilimsel tanıtımını yapacağız. Ayrıca UNESCO’da da bunun bir tanıtımını yapmayı düşünüyoruz. Bu hepimizin tarihine ışık tutacak ortak ve değerli bir buluştur.” dedi.

 

İLTERİŞ KUTLUĞ KAĞAN KİMDİR? 

İlteriş Kutluğ Kağan, Çin’de doğup büyüdü. 681 yılında 17 arkadaşı ile Türk devletini yeniden kurmak için harekete geçti. Birçok kavmi tek bayrak altında toplayarak Çin’e karşı isyan etti. 682 yılında Göktürk Devleti’ni ikinci kez kurarak ülkenin başına geçti. Hiçbir savaşta yenilgiye uğramadığı rivayet ediliyor.

 

BİLİM İNSANLARI ‘ÇOK ÖNEMLİ BİR KEŞİF’ 

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Türk dünyası ve Türk tarihi açısından çok önemli bir keşif. Kültigin ve Bilge Kağan yazıtları kadar önemli bir keşif olabilir. 

Doç. Dr. Elvin Yıldırım: Kutlu olsun. Uluslararası Türk Akademisi ile Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü’nü kutluyoruz. 

Prof. Dr. Kürşad Zorlu: Türk tarihi için önemli buluş. “Türk” ve “Tengri” ifadeleri var. Yazıt bu yönüyle Türk adının geçtiği ilk eser olacak. Hayırlı olsun.

Türk Tarihi, Türk, Ötüken, Bilge Kağan, Kültigin,

 


BÜTÜN TÜRKLER BİR OLUNCA.

TÜRK DÜNYASI BULUŞUNCA.

DAVUL VE ZURNA ÇALINCA.

KAZANLARDA AŞ KAYNAYINCA

KIMIZLAR BİR BİR SAĞILINCA

TOY OTAĞI KURULUNCA.

İŞTE O GÜN TURAN OLA,

TÜRK MİLLETİNE BAYRAM OLA

O BAYRAM TÜRKE KUTLU OLA...

 

NOGAYTÜRK / Edebiyat Defteri

Atatürk...


          

Yüce Türkü hürriyete yürütmüş,

Bin bir derde bata bata Atatürk...

Ayak bağı bağnazlığı çürütmüş,

Aklı rehber tuta tuta Atatürk...

.

Bir tarafta hanedanlık zilleti,

Bir tarafta yokluk, kıtlık illeti...

İnandırmış kurtuluşa Milleti,

Zorla umut sata sata Atatürk...

.

Katlanırken dış güçlerin desteği

İle içte yobaz, meczup kösteği,

Canlı tutmuş ruhundaki isteği,

Öfkesini yuta yuta Atatürk...

 

Cumhuriyet hak, adalet kapısı,

Halk elinde egemenlik tapusu...

Kurmuş modern bir yönetim yapısı,

Harca bilgi kata kata Atatürk...

.

Medeniyet, insanlığın evrimi,

Ömürlerin zevke, şevke çevrimi...

Yürürlüğe koymuş nice devrimi,

Cehalete çata çata Atatürk...

.

Kutsal Kitap indirilmiş askıdan,

Kurtarılmış iman, vicdan baskıdan...

Yenilemiş ne kalmışsa eskiden,

Çağdaş adım ata ata Atatürk...

.

Zulme karşı direnişin fermanı,

Müzminleşen çilelerin dermanı...

Yüreklerde olmuş bilinç ormanı,

Fikir, fikir bite bite Atatürk...

.

Her yaptığı destansı bir öyküdür,

Her hedefi Türk gencine ülküdür...

Söylendikçe haz veren bir türküdür,

Dilimizde nota nota Atatürk...

.

Anıtında ışıl, ışıl ışıyor,

Her anışta insan başka coşuyor...

Bin şükranla kalbimizde yaşıyor,

Gözümüzde tüte tüte Atatürk...

.

Veli BOSTANCI Edebiyat Defteri


.

 

Türk kültürünü oluşturan o kadar çok değerimiz var ki!

Say say bitmez.

Kaçını biliyoruz?

Örneğin Göktürk Anıtlarının tamamını okuyan kaç kişiyiz? Bilge Kağan’ı Tonyukuk’u tam olarak anlayanımız var mı?

Shakespeare’den 500 yıl önce yaşamış ve eserler vermiş Kaşgarlı Mahmut’u, Yusuf Has Hacip’i bilen, okuyan kaç kişi var? Ya Yunus’u, Karacoğlan’ı, Pir Sultan’ı..? Ya yüzlerce binlerce kilometre uzaklarda yaşamış değerlerimizi...!

Sen, ben anmazsak, hatırlatmazsak bir Brezilyalı, bir Zimbabweli, bir İngiliz mi hatırlatacak?

İşte adını sanını hiç duymadığımız bir yeteneğimiz:

--

Türkçü Ressam ve Türkolog: Çoros Gurkin

 

Çoros Gurkin bu günkü Rusya’ya bağlı Altay Türk Cumhuriyetinde Ulalu Kurt’a bağlı Caş Tura’da 1870 yılında doğmuş bir Türk’tür.

Daha 8 yaşında iken resim sanatına olan ilgisi ortaya çıkmaya başlar. Önceleri insan ve hayvan resimleri yapar. Sonraları manzara resimlerine yönelir. Çok güzel resim yapmaktadır.

Profesyonel anlamda ilk yapıtlarını 1894 yılında vermeye başlayan Gurkin, 1895 yılında ünlü "Kamlanie" (Kurban Gecesi) adlı yapıtını ortaya koyar, doğayla iç içe olmak ve onu daha yakından tanımak amacıyla sık sık dağlara yolculuk eder.

Çoros Gurkin, Etnograf-Türkolog Anohin’in teşvik ve yardımlarıyla 1897’de Petersburg Resim Akademisine gitmek ister. Fakat başvurusunu geç yaptığı için akademiye kabul edilmez.

Akademide Prof. olan Ivan Shishkin adlı bir Rus ressam onun yeteneğini fark eder. "Akademiye ihtiyacın yok. İşte atölye, tuval ve boya... Gel, benim yanımda çalış." diyerek Gurkin ile birlikte çalışmayı önerir.

Birlikte çalışırlar. Bu süre içinde Gurkin’e hocalık yapan İvan Şişkin 1898 yılının Mart ayında ölür.

1899 yılında Petersburg Resim Akademisine sınavsız alınan Gurkin dört yıl bu akademide eğitim görür. Bu arada yazarlık ve araştırmacı yeteneği de gelişen Gurkin, Altay masallarını toplamaya başlar. 1926 yılında bu çalışmalarının meyvesi olarak Rus şair G. Vyatkin ile Altay masallarını Rusça olarak yayınlar.

1905 yılından itibaren Altay’da “Onos” adlı yerde yaşamaya başlayan Gurkin, Mariya Agafonovna Luzina ile evlenir. Bu evlilikten dört çocuğu olur. 1906-1917 yılları Gurkin’in sanat hayatının en verimli yıllarıdır. Ressam en ünlü eseri “Han Altay” tablosunun ilkini 1907’de yapar.

1907 yılında Tomks’ta 300’den fazla resmiyle ilk sergisini açan Gurkin sonraki yıllarda da pek çok sergi açar. 1917 devrimini Altay’ın geleceği açısından endişeyle karşılayan Gurkin ve Altaylı aydınlar Ruslara karşı çalışmalara girişirler. Sibirya’daki bütün Türk boylarını içine alacak “Karakorum” adında bağımsız bir Türk Devleti kurmaya niyet ederler. Hatta bu amaçla küçük bir ordu bile oluştururlar. Fakat ne yazık ki istedikleri sonuca ulaşamazlar.

Bu girişimin devamı gelmeyince Gurkin 1919 yılında önce Moğolistan’a, 1921 yılında da Sibirya Türkleri için düşündüğü devletin içinde yer alan ve onu bağırlarına basacak olan Tuvalıların arasına gider. 1940’lara kadar devam eden bu “Türkçü” hareketin ilk öncülerinden olan Gurkin bugün sadece Altaylılar tarafından değil Tuvalılar tarafından da bu yüzden sevilmektedir. 1917 Bolşevik Devrimiyle vatanına duyduğu sevgi yüzünden “halkının düşmanı” ilân edilen Gurkin, vatanından uzakta olduğu zor günlerini yine sanatla dolu olarak geçirir.

Çoros Gurkin fırçası ve kalemiyle hayatı boyunca bütün kalbiyle bağlı olduğu Altay kültürü için çalışır. Resimlerinde Altay’ın tabiat güzelliklerini, dinî ve millî kıyafetleriyle eşyalarını çizer. Gurkin, yok olduğunu gördüğü Altay kültürünü ve bu kültüre ait her unsuru resimleriyle âdeta ölümsüzleştirir.

Vatanına olan sevgisi ve özlemi hiç eksilmeyen Gurkin, 1925 yılında Tuva’dan tekrar Altay’a döner ve yurduna özlemini şöyle ifade eder: “Ne olursa olsun, burada, Altay’da tabiat ananın ortasında mutlu ve sevinçliyim.”

O yıl Moskova’da iki büyük sergi açar. Bir yandan da bağımsız Türk Devleti kurulmasını gerçekleştirmeye çalışır.

1931 yılında N.İ. Çevalkov’la birlikte bir resim okulu açar ve bu okulda düşüncelerini Altay’ın yeni yetişen gençliğine aktarmaya çalışır.

Aynı yıl Atatürk’e 2 bavul dolusu Türk kültürü ile ilgili malzeme ve belge gönderir. Buradan, 6.000 km’lik bir uzaklıktan Atatürk ile iletişimde olduğu anlaşılmaktadır.

Gurkin 1936 yılında yani tam 29 yıl sonra Han Altay tablosunu yeniden yapar.

(Şimdi burada biraz soluklanıp yukarıdaki her iki Han Altay tablolarının arasındaki farka dikkatlice bakın lütfen. İşte iki resim arasındaki fark bu muhteşem Türk’ün kurşuna dizilmesine neden olacak kadar önemlidir birileri için.)

Bu tabloda 1907’de yapılan tablodan bazı farklılıklar vardır. Tabloda yapılan bu değişiklikler aslında gerçek hayatta nesilleri tüketilen Türklerin dramının yansımasıdır. Çoros Gurkin’in yirmi dokuz yıl arayla iki kez çizmiş olduğu bu resim Altay’ın devrimden önce ve sonraki durumunu gösterir.

Resmin 1907’de yani devrimden önce çizilen ilk şeklinde Gurkin, karların erimeye başladığı, tabiatın bahara hazırlandığı bir dönemdeki Altay doğasını yansıtır. Bütün heybetiyle gökyüzüne yükselen dağların zirveleri beyaz bulutlarla kaplıdır. 1936’da yaptığı tabloda ise Altaylarda kanatlarını açmış olan kartal yoktur artık. Dağlar ululuğunu yitirmiş, bulutlar kararmıştır. İlk tablodaki görkemli çam ağacı iyice cılızlaşmış ve küçük fideler de yok olmuştur. Bununla birlikte çamın hemen yanı başında bir başka çam daha büyümüştür. (Ruslar)

Çoros Gurkin’in Altayların işgaline tepki anlamına gelen Han-Altay tablosunu yeniden çizmesi bardağı taşıran son damla olur. Stalin yönetiminin katı ilkeleriyle çatışan düşünceleri nedeniyle daha önce birçok kere tutuklanan Gurkin, 1937 yılında son kez tutukevine atılır. “Türkçü Ressam” olarak suçlanır ve aynı yılın 11 Ekim’inde kurşuna dizilerek öldürülür.

Çoros Gurkin, Sadece Altay Türklerinin değil Sibirya’daki bütün Türk boylarının çok iyi tanıdığı ve hatta efsaneleştirdiği bir önderidir. Onu dünyaya tanıtan ressamlığı olsa da Çoros Gurkin aynı zamanda bir Türkolog ve etnograftır. Günümüz Sibirya Türkleri için Gurkin’in başka bir önemli yönü de bağımsızlık kahramanı olmasıdır. 4000’e yakın eserle verimli bir sanat hayatı yaşayan, muhteşem resimleri ile şu anda; Gorno Altay, Bamaul, Novosibirşk, Tomsk, Irkutsk, Çita, Moskova, San Petersburg müzelerini zenginleştiren Çoros Gurkin, hem Altay Türklerinin hem de Sibirya’daki Türk boylarının ilk ressamı olarak kabul edilir.

Altay Cumhuriyeti’nin başkentinde büyük bir heykeli vardır. Pek çok yere ismi verilmiştir.

Ruhu şad olsun.

 

Suat Zobu

.


Uyan Ey Türkoğlu

               


               Er meydanlarından çekilir oldun

Çorak iklimlere ekilir oldun

Eğilmek bilmezdin bükülür oldun...

Sürer mi bu gaflet; daha kaç sene?

Uyan ey Türk uyan! Uyumak nene?

 -

Boşaldın boşaldın.. Dolabilmedin,

Gidişin o gidiş.. Gelebilmedin...

Döktüğün kanları alabilmedin...

Şah damarlarına yapışan kene

Sömürür mü seni; daha kaç sene?

 -

Bakın şu Oğuz'un torunlarına;

Kara taş bağlamış karınlarına!

Umutsuz gözlerle yarınlarına

Bakarlar mı dersin; daha kaç sene?

Uyan ey! ... Kendine dönmeyi dene!

 - 

Eski sandıklarda harsın, tören ey!

Hain, çaşıt dolu; yanın, yören ey!

Bağlı tutsak sanır seni gören ey!

Bu böyle sürer mi; daha kaç sene?

Uyan ey! ... Kendine dönmeyi dene.

 -

Bak ne der Oğuz Han, Alparslan, Tuğrul:

Ey Bozkurtlar soyu! Yerinden doğrul!

Silkin! ... Öz mâyanla yeniden yoğrul!

İnsanlığı nûra kavuştur yine

Uyan ey! ... Kendine dönmeyi dene.

 -

Acunda ne varsa kurudan, yaştan

Al Dede Korkut'tan, Hacı Bektaş'tan

Malazgirt ufkuna doğ yeni baştan...

Dilerim Tanrı'dan bu devran döne,

Uyan ey Türk! ... Uyan! Uyumak nene?

 -

Seni aldatmasın 'Batı' denilen,

Onun mayasıdır 'katı' denilen,

Onun iç yüzüdür 'kötü' denilen...

Odur özsuyunu sömüren kene!

Sen uyan; onu da düşün! Sen gene!

-

Kaç parçaya bölmüşler seni?

Sonsuz bir sahraya salmışlar seni...

Kanadını kırıp yolmuşlar seni..

Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

Uyan ey! ... Kendine dönmeyi dene.

 -

Yıkıldın, yakıldın: 'devrim' dediler,

Soysuzlaştırıldın 'evrim' dediler,

Bozkurta it, ite 'yavrum' dediler..

Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

Uyan ey! ... Kendine dönmeyi dene.

 -

Türk Bilge Kağan der 'İşitin beni!

Benim çağlar aşan, benim en yeni.

Ey Türk! Bir gün gaflet basarsa seni

Gönül ver, kulak tut bendeki üne,

Uyan Ey! Kendine dönmeyi dene! '

 -

'Üstten gök basmayıp yer çökmeyince

Hainler türeyip bel bükmeyince

Seni gafil bulup kan dökmeyince

Türk'ün bir düşmanı çıksa da bine

İlini, töreni bozamaz yine! '

 -

Köklerinden koptu okumuşların,

Batıyı put yaptı okumuşların,

Yaptığına taptı okumuşların...

Ey Türk! Kendine dön! Yad, yaban nene

Kalk, doğrul yerinden, yürü geç öne!

 -

Dinle! Dövülmekte... Çağrı kösleri,

Dinle! Yakındadır... Ayak sesleri,

Bozkurtların sıcak, hür nefesleri

Ufkunu doğudan sarsın da yine

Kalk! Doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

 -

Sen, Oğuz Ata'nın has milleti, sen!

Sen, son Peygamberin has ümmeti, sen!

O seni boğmadan, boğ zilleti sen! ...

Uyan! Ey Türk oğlu! Uyumak nene?

Kalk, doğrul yerinden! Yürü, geç öne!

 -

Medet ummaya gör kızıl surattan,

Seni mahrum koyar aşktan, muraddan,

Çağla Sakarya'dan, kükre Fırat'tan..

Kara, kızıl, sarı.. Sür, topla yine;

Bunlardır özünü sömüren kene!

 -

Destanlar yazılır, şanına lâyık,

Yine de erişmez ününe lâyık,

Olursan soyuna, dinine lâyık...

Geçer bu gafletin; sürmez çok sene,

Uyan ey Türk oğlu! Uyumak nene?

 -

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu

.