İlginç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlginç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türklüğün Doğduğu Ötüken'de Tarihi Değiştirecek Yazıt Bulundu

 

Türklüğün doğduğu Ötüken'de tarihi değiştirecek yazıt bulundu. Orhun Anıtlarından da eski yazıtta ‘Tanrı’, ‘Türk’, ‘Kutluk’, ‘Tümen’ yazıları var

Moğolistan’da Kültekin ve Bilge Kağan’ın babası ve İkinci Göktürk Devleti’nin kurucusu İlteriş Kutluğ Kağan’a ait yazıt ortaya çıktı. Yazıtta ‘Tanrı’, ‘Türk’, ‘Kutluk’, ‘Tümen’ yazıları yer aldığı ifade edilirken ilk kez ‘Türk’ adının geçtiği varsayılan Orhun Anıtlarından daha eski bir Türk anıtı keşfedilmiş oldu.

Moğolistan Ötüken'de 'Türk' adının geçtiği ilk yazıt bulundu

Uluslararası Türk Akademisi ve Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü, Moğolistan’ın Ötüken bölgesindeki Nomgon Ovası’nda Kültekin ve Bilge Kağan’ın babası olan İkinci Göktürk Devleti kurucusu İlteriş Kutluğ Kağan’a ait yazıt bulduklarını açıkladı.


Hürriyet’ten Ali Rıza Akbulut ve Emin Mert Kırarslan’ın haberine göre Uluslararası Türk Akademisi ile Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü’ndeki bilim insanları 2016’da araştırmalara başlamıştı.

Nomgon Ovası bölgesinin İkinci Göktürk Devleti’nin kurucusu olan İlteriş Kutluğ Kağan’ın tüm Türk boylarını topladığı yer olduğu düşünülüyordu.

 

İLK TÜRK ADININ GEÇTİĞİ YAZIT 

Bilim insanları ilk olarak 19 Türk boyunun tamgalarının kazındığı bir bengü taşı keşfetti. Sonrasında çok sayıda heykel ve elinde ant kadehi bulunan Türk beylerine ait heykeller bulundu. Pandemi nedeniyle ara verilen ve Temmuz 2022’de yeniden başlatılan çalışmalarda, yaklaşık 250 metrekarelik bir kurganda yapılan kazıda dev bir külliye ortaya çıktı.

 

ORHUN YAZITLARINDAN DAHA ESKİ 

Külliyede ibadet yeri olduğu tespit edilen alanda ise, üzerinde iki yüzünde Türkçe ve bir yüzünde Soğdca yazılar bulunan bir taş ile kaplumbağa şeklindeki temeli ortaya çıktı. Taşın üzerindeki metinde “Tanrı”, “Türk”, “Kutluk”, “Tümen” gibi bir dizi kelime tespit etti. Yazıtın İkinci Göktürk Kağanlığını yeniden canlandıran Kültegin ve Bilge Kağan’ın babası İlteriş Kutluk Kağan adına dikildiği sonucuna varıldı. Keşifle ‘Türk’ adının ilk kez geçtiği var sayılan Orhun Anıtlarından daha eski bir Türk Anıtı bulunmuş oldu. 

Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdıralı, iki yüzünde 12 satırlık eski Türk yazısı, üçüncü yüzünde ise eski Soğd yazısı bulunan anıttaki “Tanrı”, “Türk”, “Kutluk” ve “Tümen” kelimelerini okuduklarını söyledi. Kıdıralı, “Orhun Yazıtları çok önemlidir ama bu yazıt da büyük öneme sahiptir. Bizim yazı tarihimizi daha ileri götürmektedir. Ek olarak Türk kelimesi ilk defa Türk bilim insanlarınca keşfedilmiştir. Biz akademiye üye ülkelerimizde bunun (keşfin) bilimsel tanıtımını yapacağız. Ayrıca UNESCO’da da bunun bir tanıtımını yapmayı düşünüyoruz. Bu hepimizin tarihine ışık tutacak ortak ve değerli bir buluştur.” dedi.

 

İLTERİŞ KUTLUĞ KAĞAN KİMDİR? 

İlteriş Kutluğ Kağan, Çin’de doğup büyüdü. 681 yılında 17 arkadaşı ile Türk devletini yeniden kurmak için harekete geçti. Birçok kavmi tek bayrak altında toplayarak Çin’e karşı isyan etti. 682 yılında Göktürk Devleti’ni ikinci kez kurarak ülkenin başına geçti. Hiçbir savaşta yenilgiye uğramadığı rivayet ediliyor.

 

BİLİM İNSANLARI ‘ÇOK ÖNEMLİ BİR KEŞİF’ 

Prof. Dr. Ahmet Taşağıl: Türk dünyası ve Türk tarihi açısından çok önemli bir keşif. Kültigin ve Bilge Kağan yazıtları kadar önemli bir keşif olabilir. 

Doç. Dr. Elvin Yıldırım: Kutlu olsun. Uluslararası Türk Akademisi ile Moğolistan Arkeoloji Enstitüsü’nü kutluyoruz. 

Prof. Dr. Kürşad Zorlu: Türk tarihi için önemli buluş. “Türk” ve “Tengri” ifadeleri var. Yazıt bu yönüyle Türk adının geçtiği ilk eser olacak. Hayırlı olsun.

Türk Tarihi, Türk, Ötüken, Bilge Kağan, Kültigin,

İKİ NURİ - İKİ KAHRAMAN


                    Kenan ÖZEK

2 Nuri bu ülkeyi kalkındırmak için çığır açmıştı. Biri Nuri DEMİRAĞ, diğeri Nuri Paşa (KİLLİGİL)

 

Biri uçak üretip 1945'lerden itibaren ihraç etmeye başlamıştı.

Diğeri gelişmiş silahlar ve askeri teçhizatlar üretip birçok ülkeye ihraç etmeye başlamıştı.

 

Nuri Demirağ’ın uçakları, ABD’nin müdahalesi ve bizim o dönemin Batı bağımlısı yönetici ve bürokratları yüzünden devletimizce satın alınmadı. İflas ettirilmesi sağlandı.

Uçak fabrikamız kapatıldı.

 

Nuri (Paşa) Killigil’in gelişmiş silah fabrikası ise, tam da birçok Ortadoğu ülkesine ihracata başladığı sırada, yeni kurulan İsrail devletinin çatıştığı Müslüman komşularına silah satıldığı bir sırada, büyük bir sabotaj ile havaya uçuruldu. (2 Mart 1949)

 

Bunu yapanın, yaptıranın İsrail istihbaratı olduğunu herkes düşündü. Ama siyasetçilerimiz bunun üzerine gitmedi, gidemedi, üstelik te birkaç gün sonra yeni kurulan İsrail devletini tanıyıverdi.

 

Nuri Killigil’in cesedinden parçalar günler sonra bulunabildi.

 

Dönemin İstanbul müftüsü, cesedin tek parça olarak bulunmamasından dolayı cenaze namazının kılınamayacağına hükmetti.

 

Yani o dönemin din kurumu, ülkenin, milletin en faydalı, en çok hizmeti olmuş, kurtuluş savaşının, milli mücadelenin öncü isimlerinden, kendi zekâ ve çabasıyla gelişmiş bir silah fabrikası oluşturan Nuri Killigil Paşa’nın cenazesini kılmadı, kıldırmadı.

 

Daha sonra ailesi, buldukları ceset parçalarını bir araya getirerek, diyaneti dinlemeden cenaze namazını kıldı.

 

Bu iki Nuri'ye sahip çıkabilseydik, Türkiye bugün en çok uçak satan, silah ihraç eden en gelişmiş ülkelerden biri olacaktı.

 

O Nuri Paşa ki, 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesini imzalayıp, ordunun silahlarını işgalcilere teslim etmeyi kabul eden Osmanlı yönetiminin ve Padişah Vahdettin'in emirlerini dinlemeyip, Kafkaslarda  milli mücadeleye girişmişti.

 

Azerbaycan'da milli ordu kurup İngilizlere karşı gelmişti. Yapılan çatışmalarda İngilizlere esir düşmüş, hapse atılmış, sevenlerinin yardımıyla hapishaneden kaçıp, tekrar Azerbaycan'da Kafkas İslam ordusu kurup İngilizlere karşı savaşmıştı.

 

-Vahdettin'i dinlemeyeceğim, İslam'ın bayrağını ve silahını İngiliz kafirine teslim etmeyeceğim, milli mücadele yapacağım- demişti.

 

O günlerde Atatürk'le sürekli irtibat halinde olmuş, sonra Atatürk'ün yanına gelmişti.

 

Silah üretimi konusunda süper yeteneği vardı. 1919'larda bunu ispat etmişti.

 

O günden sonra Atatürk'ün desteğiyle çalıştı. Çok istediği silah ve askeri teçhizat üretimine başladı.

 

1949'lara yaklaşırken ürettiği silahlar ve askeri teçhizatlar birçok Ortadoğu ülkesine satılmaya başlanmıştı.

 

Ama bir sabotajla tümüyle yerle bir oldu. Pek çok yetişmiş elemanı ve kendisi kazada hayatını feci şekilde kaybetti.

Ve devlet ve din kurumu ve siyaset bu kadar önemli bir olayın üstüne gitmedi. Unutturuldu.

 

Din ve siyaset kurumumuzun anlaşmalarla  ABD’ye bağlanmaya başlandığı dönemdi bu yıllar.

 

Atatürk’ün tam bağımsız milli kalkınma siyasetinden uzaklaşılmaya başlandığ yıllardı.

 

 Din kurumunun da ABD'ye ve Suudi kontrolüne terk edilmeye başlandığı yıllardı bu dönem.

 

Batının kontrolüne girmeyi gelişmişlik sayan, yine yabancıların tavsiyesiyle dini de devlet kontrolünden çıkaran dönemdi.

 

Dinin kontrolü düşmana bırakılınca, ülke yararına ne bir din ne de yararlı bir dayanışma kalmayacağını düşünemeyenlerin kararıydı bu.

Yani sözün kısası Atatürk’ün her yöndeki anlayış, fikir ve uygulamalarından vazgeçilmeye başlandığı günlerdi.

 

1950’den sonra bu kapıdan - siyasi İslam- girmeye başladı.

Dinin en ilkel ve en zararlı hali olan Suudi Vehhabi din anlayışı girdi. Rabıta girdi.

Bir daha hiçbiri çıkmadı.

 

Ülkemde ABD tam iktidar oldu.

Suudi-vahabi dinsizlik, ABD ve İsrail kontrolünde, insanlarımızın inancını teslim aldı.

 

Tüm milli ve dini örgütlerimiz, cemaat, vakıf ve sivil toplum örgütleri ABD ve İsrail istihbaratlarının kontrolüne girdi.

 

Onun için ülkemde gerçek anlamda bir daha milliyetçilik görülmedi.

 

Milliyetçi siyaset yaptığını söyleyenler ülkeye tek bir çivi çakmadı. Bir tek fabrika kurmadılar. Sadece slogan atarak 60 yıl geçirdiler.

 

ABD'ye hizmet etmeyi milliyetçilik sandılar.

 

Gerçek milliyetçiler de, Nuri Killigil'den Aselsan mühendislerine kadar, düşürülen Isparta uçağındaki bilim insanlarından pek çok aydınımıza kadar hepsi suikastlarla öldürüldüler.

 

Halen çektiklerimiz bundandır.

Türk Milletini tekrar kalkındırıp tam bağımsız hale getirebilmek için Atatürk'ün evlatlarından

2 Nuri yeter.

 

Yeter ki Atatürk'ün yolundan gidin.

 

Millî kimliğinizi ve tarihinizi unutmayın.

Denizli Haber Ajansı

------------ 

Nuri Demirağ

İş adamı

Açıklama

Mühürzâde Mehmed Nuri Demirağ, Türk iş adamı, siyasetçi. Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları inşaatının ilk müteahhitlerindendir. Türkiye’nin 10.000 kilometrelik demiryolu ağının 1250 km’lik bölümünün inşasını gerçekleştirmiş ve bu nedenle kendisine Mustafa Kemal Atatürk tarafından “Demirağ” soyadı verilmiştir. Vikipedi
--------------- 

Nuri Killigil

Askeri komutan ‧ Enver Paşa'nın erkek kardeşi

Açıklama

Nuri Killigil, Osmanlı Ordusu komutanı ve cumhuriyet döneminde tüccâr, yatırımcı ve sanâyici. Enver Paşa'nın kardeşi olan Nuri Killigil, I. Vikipedi
EşiMisli Melek Killigil (e. ?–1949)
Doğum1889; İstanbul

DOĞU TÜRKİSTAN HATIRALARINDAN – YOLDA

 


 İklil KURBAN

(Bu yazım, 1984 yılında Emel Dergisi’nde yayınlanmış olup, aradan geçen 40 yıllık özlemim uğruna, tekrar  “ELVEDA” demeyi düşündüm).

Yıl 1980, 15 Eylül, vakit akşam… Birkaç gün önce 18.000 Yüen’e sattığım babamın evinde, akraba, komşu ve arkadaşlar toplanmıştık. Çay içmeler, konuşmalar, ağlamalar devam ediyor. Vakit gece yarısını geçmişti. İkram olsun diye akrabalara bırakılan keçeler üzerine uzanmıştık. Uyumak da zor, nasıl uyunur? Sabah altıda da garaja yetişmemiz gerekir. Aynı zamanda çocukluğumu ve gençliğimi geçirdiğim bu ata yurdunda son saatlerimi uyku ile geçirmek istemiyordum. Ruhumda bir hüzün dalgalanıyor, daha ortalık karanlık… Eşyalarımızı komşularımın getirdiği dört eşek arabasına yükleyip, uzun bir duadan sonra kalabalık bir insanla garaja gittik. Garajda da bizi uğurlamaya gelenler bekliyordu. Bir defa daha kucaklaştık ve ağlaştık. Saat sekiz, otobüsümüz harekete geçti.

Tam öğle vakti, İli Ovası ile Cungar Düzlüğünü ayıran Talkı Dağları’nın arasındayız. İki tarafımız yemyeşil çam ağaçlarıyla süslenmiş. Yüksek dağlar, dağın eteğindeki derede taştan taşa seken gümüş sular, bir de ırmak boyunca yol alan otobüsümüz… Su hızla aşağıya akıyor, biz yavaş yavaş yukarıya tırmanıyoruz. Her tarafa doymadan bakıyordum, gönlüm perişan, gözlerim yaşlı, titrek bir sesle:

Elveda güzel dağlar, elveda köpüklü sular, elveda sihirli orman, artık ben sizi göremem, demiştim. Yanımda oturan küçük oğlum Danyal: “Baba ağlama, ben uçak ile seni tekrar buralara getireceğim” diyordu… Oğlumu bağrıma bastım, ve sessizce ağlayıp, bağrımdaki yangını gözyaşlarımla söndürmeye çalıştım.

Artık dağın doruklarındaydık. Uzaklarda Cungar Ovası’nda parlayan Sayram Gölü’nü seyrederek bu tepedeki tek lokantada öğle yemeğini yedik. Akşam saat 7 civarında Şihu kentinin oteline vardık. Sabah saat 7’de kalkıp, öğleden sonra saat 4 civarında Ürümçi garajına ulaştık. Oradan da tren istasyonuna yakın bir otele taşındık.

Pekin’e gitmek için tren sırasını bekleyen insan çokmuş. Hemen bilet alamadık. Bu arada Çin parasını Dolara değiştirmemiz gerekiyordu. Ürümçi Merkez Bankası ile epey uğraştık, formaliteler çoktu. Paramızın ancak bir kısmını zorla değiştirebildik, Dolar değerli idi. Pasaportumuzdaki belirtilen sınırlarda kalma süremiz de kısıtlı idi. Çin hemen gitmemizi istiyor, yolculuğumuzun başkalarına bulaşmasından korkuyordu.

Koşarak tren istasyonundaki memur Uygur kardeşlerimle tanışıp, onlardan “Türkiye’ye gideceğiz” sözümün karşılığında büyük saygı gördüm. Hemen bilet de bulundu. Gündüz saat 2’de trene bineceğiz (22.09.1980). Tren durağına taşındık. Artık ayaklarımın vatan toprağındaki son dakikalarını yaşıyordum. Tren de geldi, acele eşyalarımızı yerleştirdik. Hoşça kal aziz toprak, aziz dostlar. Yarın bu saatlere kalmadan Doğu Türkistan’dan çıkıp, asıl Çin toprağına geçeceğiz. İlk defa korkmadan-titremeden elime kalem aldım ve “Elveda Vatan” diye bir şeyler yazmaya başladım. Akşam saat 8’de Pekin istasyonunda idik (25.09.1980). Yine buraya geleceğimiz için yakın bir otele gitmeyi düşünüyordum. Yükleri sokağa koyup, otelin danışmanına koştum. Sıradaki insan kalabalığına şaşırdım ve sıraya geçtim. İçerden bir memur çıkıp, “Boş yer kalmadı, boşuna beklemeyin, dağılın!” dedi. Neylersin! Tekrar sokağa koştum. Yükümü üstünde geniş tahtası olan bir bisiklet arabasına yükleyip en yakın otel diye gösterdikleri Dong Diyen adındaki otele gittim. Saat akşam 10’u geçmişti. Otelin nöbetçisi, “Gidin otele sokmam”, diyordu. Ben “Hiç olmazsa otelin önündeki salonda bir gece kalalım. Çocuklar ufak, annem-babam yaşlı, yorulduk-acıktık, başka gidecek yerimiz yok!” diye yalvarsam da, dinlemedi. Ailece sokakta kalmıştık. Ne yapalım, yüklerimi çözüp sokak kıyısında uyumaya karar verdim. Çocuklarımın birden boyunları büküldü, biri ekmek, öteki biri de yorgan istiyordu. Sinirlendim, bütün benliğimi bir öç duygusu kaplamıştı.

Tan attı, sokakta insan gölgesi görünüyordu… Nereden çıktıysa resmî giysili bir Çinli kadın gelip, bize dikiliverdi : “Siz ne biçim insansınız, niye sokak ortasında uyudunuz !?” Çok geçmeden etrafımıza Çinliler toplanmaya başladı. Eşim sinirlenmiş halde bizi seyredenlere karşı şöyle sesleniyordu:

“Siz bizim gibi beş on kişi değil, milyonlarcanız Shincang’a (Doğu Türkistan’a) gidiyorsunuz. Ama ben hiçbir Çinlinin sokakta gecelediğini görmedim. Sizler Shincang’da bizim oturamadığımız en güzel evlerde ömür boyu keyif sürüyorsunuz. Bize burada geceyi geçirip, karnımızı doyuracak bir otel odası bulamadık. Sizin bütün dünyada çığırtkanlık yaptığınız “Millî Beraberlik” siyasetinizin gerçek yüzü bu mudur!?”

Çevremiz ana baba gününe dönmüştü. İlk gördüğümüz kadın polis olmalı ki, birden otele girip telefona sarıldı. Kalabalığın arasında polis ve memur üniformalı kişiler çoğaldı. Polisler kalabalığı dağıtmakta iken (Bilindiği gibi komünistler böyle ani toplanan kalabalıktan çok korkarlar), o memur kadın bizi hemen otele davet etti. Masada çay hazırlanmıştı. Yüklerimizi polisler, otel hademeleri otele taşıyorlardı. Çocuklarımın yüzünde gülümsemeler… Otel memuru olmalı bir yaşlı Çinli: “Özür dilerim, bu olaydan benim haberim yok, sizi otele almayan memur suçludur. Herhangi bir ihtiyacınız varsa söyleyin, hizmetinizdeyiz” diyordu. İşte Çinlinin gerçek yüzü… Akşam kimse yokken başka, gündüz halk arasında başka. Bu tutum Çinlinin ulusal karakteridir. Otel hademeleri hizmetimize koşuyordu…

Öğleden sonra geçit vizesi gereği Rus elçiliğine gittim, ilgi gördüm, çay ikram ettiler. Rusya’ya gitmek için vize isteyen Sabit Abdurahman hakkında bilgi istediler. “Arkadaşımdır, ona yardım edin, vize verin” dedim. Rus elçiliğindeki işlerim bitmişti, otele dönüp rahat bir uykuya daldım. Evet Pekin’deyim, yapılacak işler az değildi. Bulunduğum otel Pekin’in merkezinde, mağazalarla dolu Vang Fu Cin bulvarında idi, satın alınması gereken eşyalarımı aldım. Yapılacak işlerimin en önemlisi Moskova tren biletinin alınması gerekirdi. Beynelmilel ulaşım biletinin satıldığı kuruma gittim. Ummadığım bir zorluk ile karşılaştım…

Pekin-Moskova tren hattı sadece Çarşamba ve Cumartesi günlerinde, Rus treni Mançurya üzerinden, Çin treni Moğolistan üzerinden gidecekmiş. Ben Cumartesi gidecek Rus treninin biletini istedim. Bilet satan kadın, “Sen Çin vatandaşısın Çin treniyle gitmelisin” diyordu. Ben, Çin trenini bekleyemem vaktim kıt, deyince, Çinli kadın “Sen Çin vatandaşı olduğunu unuttun mu, neden zamanını ona göre ayarlamadım?!” diye kızdı…Susmaktan başka çarem yoktu. Sabah saat 9’dan beri kadının önünde boyun büküp oturuyordum. Öğle yemeğine gitme zamanı olmalı, kadın önündeki pasaportları toplarken, kaba bir sesle:

– Ne düşündün, hangi trenle gideceksin?! Kararını söyle! Dedi. Rus treni ile gitmekten başka çarem yok! dedim. Kadın soğuk bir sesle:

– Getir parayı, al pasaportunu, diye, benden kurtulmaya çalıştı… Hayret, işlem beynelmilel, yol seçme hakkı bireysel olduğu halde, bu ne biçim davranış? Tanrı eğer sen varsan bir daha Çinliye muhtaç etme, dileğiyle ben de o kadından kurtulmaya çalıştım. Kadının bu davranışı, Çin ulusunun tarihi buyunca süre gelen akıla karşı, çıkara endekslenmiş geleneğinin- yaradılışının sonucu idi.

Yıl 1980, Ekim ayının 4.günü, akşam saat 8’de Rus treniyle yola çıktım. İki gece bir gündüz yolculuk sonunda sabah sınırda idik. Çinlilerin de, Rusların da dedik dedik aramalarından sonra sınırı geçtik. Rus topraklarındaki bir gündüz, bir gecelik yolculuktan sonra sabahın ilk aydınlığı Baykal gölünden yansıyordu. Gölün kıyılarından geçiyoruz… Ah Baykal… Dünyanın en derin gölü ve tarihin en sırlı bozkırları… Trenin ahenkli sesi, o sakin geniş ormanlara-bozkırlara yayılırken, ben hayale dalmıştım… “Binlerce yıl öncesine gittim. At koşturup, kılıç çektim. Bu ölümlü dünyanın ölümsüz anıtlarını diken atalarımın: KÜLTİGİN ve BİLGE KAGAN’IN, “Ötüken’i niye terk ettin?” diyen öfkeli seslerini duydum. Hoşça kal Baykal! Hoşça kal ata yadigârı aziz topraklar… Ben tekrar geliyorum…

Sararmış ama kar ile süslenmiş Sibirya ormanlarından, Asya’yı Avrupa’dan ayıran Ural Dağlarından geçiyoruz, Önümüzde Moskova. Orada tren istasyonunda akraba ve yakınlarım bekliyor. İşte geldik, tarih ve zaman: 10 Ekim 1980 ve hızla geçmekte olan akşam saat 6… Eşyalarımızı tren istasyonundaki ambara koyup, Kızıl Meydan’a yakın Tsentralnaya Gostinitsa (Merkezi Otel) denilen otele gelip yerleştik. Otel lüks ve pahalı idi. Kişi başına 10 Ruble-15 dolar. Ruble pahalı, fakat çarşıda satın alınacak hiçbir şey yok, soğuk ve yoksul bir şehir. Sabahtan itibaren Moskova-İstanbul tren biletini almaya koştum. Ne mümkün bu tren haftada bir gün kalkacakmış. Ancak 22 Ekim günü için bilet varmış. Ne yapalım, Moskova’da 12 gün yaşamak zorunda kaldım. Türkistan hatırası gereği aldığım Hoten halısını sattım.

Kısacası Moskova’dan memnun değildik. Koşup oynayan çocuklarıma karşı, otele bakan bir Rus kadını:

– Domuzlar, medeniyetsizler! Burası domuz yuvası değil, Burası Çin değil! Kaba Çinliler! Kendinizin Moskova’da olduğunuzu unutmayın! diye bağırıyordu… Bu sözlere karşı sinirlenen eşim:

– Ben medeniyetsiz olsam, sen vahşisin! Domuza domuz yiyenler benzer. Senin Moskova’na biz isteyerek gelmedik. Paramız iyi, kendimiz mi kötüyüz!? Çocuklarımın son ekmeğini de yağmalıyorsunuz, diyordu. Hususen bize Çinli, demesi benim de çok ağrıma gitmişti. Bu kavgayı otel müdürü duyunca, aniden durumumuzda değişiklik oluverdi… Kişi başına 3 Ruble para karşılığında daha geniş odalara taşındık. Bize hakaret eden Rus kadını pastalar getirip özür diledi. Yani Pekin’deki olay bir az değişikle tekrarlandı. Ne olursa olsun Kurban Bayramını otelde güler yüzle geçirdik. Otel hademeleri otel koridorunda koşan çocuklarımı görmezlikten geliyordu.

Moskova’da kaldığım bu 12 gün içinde yine söylemeye değer bir konu da, otelde karşılaştığım bir kişinin bana yaptığı tesiri idi. O beni kendisi bularak Çin ve Doğu Türkistan hakkında bilgi istedi. Sohbet esnasında beni meraklandıran şey, bu kişinin hangi ulusa mensup olması idi. Adını sordum:

– Vadim, Veli de diyebilirsiniz, diyordu.

– Siz Kazanlı mısınız, yani Tatar mısınız, dedim.

– Sovyetler Soyuzundan, diye bozuk bir sesle Tatarca konuşmaya gayret ediyor, sözünün yarısı Rusça idi… O beni lokantaya davet etti. İki tabak yemek getirip, birini benim önüme sürdü,

– Kusura bakma, size etsiz yumurtalı çorba getirdim. Burada size layık etli yemek yokmuş, dedi, ama kendisi et yiyordu.

– Sizin yediğiniz et, ne eti diye sordum.

– Biz artık alıştık, alışmaya bağlıdır. Eğer alışsanız bu et çok besleyicidir, diyor, ama etin adını söylemekten, ulusunun adını söylemekten nasıl çekiniyorsa, öyle çekiniyordu. Bu zavallı insanın bu miskin durumuna çok üzüldüm… Benim annem de Kazanlıdır. Zavallı kazan-zavallı Tatarlar… Moskova ile komşu olmanın acı sonuçlarını bütün çıplaklığıyla yaşayıp, tarihin çetin denemelerinden geçmektesiniz… Rus ulusunun tarihi boyunca süre gelen başkalarını yutma geleneği bu gün de devam etmektedir. Dili uğruna kendini yakan Udmurt Albert Razin (1940-2019) olayı, Rus yutmasına karşı direnişin en çarpıcı örneğidir. Albert Razin taraftarı olarak Tatar şairi Robert Mingnullin de Ruslara karşı direniş şiiri yazdı…

Yıl 1980, Ekimin 22. Günü, akşam saat 8’de Moskova-İstanbul trenine bindim. Artık Moskova’dan kurtulmuştum. Tarih 25.10.1980, gece saat bir. Türk sınırından geçtim. Bambaşka insan, bambaşka ilişki… Pasaportumu inceleyen iki Türk memuru:

– Siz Türk müsünüz, Türkiye’de mi kalacaksınız?! Hoş geldiniz, hayırlı olsun, diyordu.

Gündüz saat üç, pencereden İstanbul’u seyrediyorum. Gönül dolu arzular….

 

Doğu TürkistanHatıraİklil KurbanYolculuk

 

Satılık Halı

 

ATATÜRK'ÜN YAVERİ MUZAFFER KILIÇ ANLATIYOR;

 

Bir gün Atatürk'le beraber Abidinpaşa'dan gelip Samanpazarı yoluyla Ulus'a geçiyorduk.

 

O zamanlar Samanpazarı'nda bulunan üç beş dükkandan birisi Ali Efendi isimli kitapçıya aitti. Kitapçı dükkanının kepenklerinde, nefis bir halı asılmış duruyordu. Harp yıllarının sonu olduğundan hiçbir yerde, hele Ankara'da böyle güzel bir şey görmek pek şaşırtıcı olduğu için bu halı Atatürk'ün de dikkatini çekti. Hemen arabayı durdurup indik.

 

Beraberce dükkana yürüdük. Kitapçı, Ata'yı görünce, buyurun Paşam diyerek heyecanla bir emri olup olmadığını sordu. Paşa da bu halıyı çok güzel bulduklarını ifade ettiler. Kitapçı;

 

- "*Paşam, bu halı bir müşterimin. Paraya ihtiyacı olmuş, satılması için bana bıraktılar. Benimle bir ilgisi yok*" dedi.

 

Atatürk, böyle güzel bir halının çok kıymetli olduğunu, bunu halı sahibinin nereden almış olabileceğini öğrenmek istediler. Kitapçı ezile büzüle;

 

- "*Paşam, emanet koyan isminin söylenmemesini özellikle rica ettiler, müsaade ederseniz ismini söylemeyeyim*" dedi.

 

Bu sefer Atatürk daha çok merak edip;

 

- "*Çocuk, belki halıyı almak isteyeceğiz. Kimin ve kaça olduğunu öğrenmek isteriz*" dediler.

 

Kitapçı;

 

- "*Paşam 40 lira istemişlerdi " *deyip yine halı sahibinin ismini vermedi.

Atatürk halı sahibini iyice merak edip ısrar edince de, kitapçı istemeyerek ve sıkılarak;

 

- "*Abdülhalim Çelebi Hazretlerinin Paşam* " dedi.

 

Abdülhalim Efendi, Mevlana sülalesinden gelmiş, Konya milletvekili olarak Mecliste görev yapıyordu. Kapısı herkese daima açık, cömert, gayet güzel konuşan, Mevlevi kalpağı ile gezen, akıllı, sevimli, hoş sohbet, özü sözü

doğru bir kişiydi.

 

Atatürk, bu cevabı alınca çok duygulandı ve bana dönerek dükkana 40 lira bırakmamı emretti.

 

Hemen parayı bıraktım. Kitapçı halıyı koşarak indirip paket yapmaya koyuldu.

 

Bu arada Atatürk, Abdülhalim Efendi'nin kişiliğinden övgüyle bahsederek;

 

- "*Abdülhalim Efendi, evde halısını satacak kadar parasız kalıyor ama, kapısını kimseye kapamıyor*" diyerek onu övdü. Sonra da kitapçıya dönerek;

 

- "*Bana bak, halıyı biz alıyoruz. Fakat halıyı Abdülhalim Efendi'nin evine yollayınız, biz oradan aldırırız. Akşamüzeri de kendilerine bir kahve içmek için geleceğimizi söyleyiniz.*" dediler. Kitapçı bu davranışa şaşırmış bize bakarken, arabaya binip uzaklaştık.

 

Aynı akşam Abdülhalim Efendi'nin evine gittik. Kendisi bizi avlu kapısında karşıladı.

 

Eve girince baktım halı, kapı arkasında paketli olarak duruyordu. Mütevazı evinde minderlere oturuldu, kahveler içildi.

 

Abdülhalim Efendi;

 

- "*Paşam halıyı almışsınız. Fakat halı evime geri geldi. Müsaade ederseniz, arabanıza koyduralım.*" dedi.

 

Atatürk de;

 

- "*Abdülhalim Efendi halı yine bizim olsun. Biz arada sırada sana kahve içmeye geldikçe onun üzerinde kahvemizi içeriz.*" diyerek halıyı açtırdılar ve odaya serdirdiler.

 

Kahveler içildi ve sohbet edildi. Giderken Abdülhalim Efendi yine bizi kapıya kadar uğurlayarak;

 

- "*Paşam eğer müsaadeniz olursa halıyı...*" derken Atatürk sözünü keserek mütebessim;

 

- "*Abdülhalim Efendi, onu sana emaneten bırakıyoruz. Her gelmemizde onu burada görmek ve üzerinde oturmak isteriz.*" diyerek veda edip ayrıldılar.

 

Böylece Atatürk, Abdülhalim Çelebi Efendi'ye, kitapçıya bile belli etmemeye çalışarak ihtiyacı olan yardımı yapmış, fakat halıyı almamışlardı.

 

Bu ibret verici anı; O büyük *asker*, *devlet adamı* ve *devrimci liderin*, en az bu nitelikleri kadar büyük olan *insanlığını* anlatmasının yanı sıra, onun, gerçek dindar ve üstelik bir tarikat mensubu olan Çelebiye saygısını göstermesi bakımından da ayrı bir önem taşıyor.

 

Abdülhalim Efendi, o halıyı Konya Mevlânâ Müzesi kurulunca oraya armağan etmiştir. Görülüyor ki, Abdülhalim Efendi de bu asil davranışı kötüye kullanmamış ve halıyı sahiplenmeyip, layık olduğu yere armağan ETMİŞTİR.

Ömer Seyfettin'in bir hikayesi

HERKESİN İÇTİĞİ SU   (İfham Gazetesi - 1919)
Ling-Yu gayet akıllı, gayet ihtiyar bir imparatordu. O kadar ilerlemeyi severdi ki halkın geçmiş ile hiçbir alakası kalmamasını temin için bütün Çin’in eski kitaplarını, eski kütüphanelerini yaktırmıştı. Çinliler adeta onun tanrılığına bile inanır gibi oluyorlardı. Derlerdi ki:

Tüm Dünya Türkiye'nin Bu Görüşmesine Kilitlendi

İran’a uygulanan ambargonun ve yaptırımların kaldırılmasından ardından Türkiye ile İran arasında 35 milyar dolarlık bir ticaret hacmine ulaşılması hedefleniyor.

2 Bin Yıllık Gizemli Karız Türk Kanallarını Biliyor muydunuz?

Çölün 100 Metre Altında 5 Bin Kilometrelik Kanaldan Gelen Bereket...
Deniz seviyesinin altında olan Turfan vilayetinin merkezi olan Turfan şehri, su kaynakları bulunmayan ve iklimi son derece kurak bir bölgede bulunuyor.

Suriye Suriye


Suudi Arabistan’a ait savaş uçakları İncirlik Üssü’ne konuşlandırılmış. Kara Kuvvetleriyle birlikte IŞID’e karşı savaşacaklarmış.

Anıtkabir'in Az Bilinen Çok Değerli 9 Özelliği

31 Aralık 2015 Perşembe

                   Anıtkabir'in Az Bilinen Çok Değerli 9 Özelliği
***Özet Videosu Yazının Sonundadır***





      Anıtkabir ; Ulu Önderimiz , Büyük Kurtarıcımız Mustafa Kemal Atatürk'ün 10 Kasım 1938 yılında vefat ettikten 15 yıl sonra 10 Kasım 1953'ten itibaren ebedi istirahatgahıdır. Sadece Ankaralıların yada Türkiye'nin değil Tüm Dünya Türklerinin kalbinin attığı yer olan Anıtkabir'in yapımı tam 9 yıl sürmüştür ve toplamda ağırlığı takribi 150.000 tondur.

İSTİHBARAT OLMADAN SAVAŞ KAZANILMAZ

Eksiksiz Bir Donanma Kuzeye Hareket Eder
1588, İspanyol Donanması "En koyu Katolik kral" olarak bilinen İspanya kralı II. Philip'in İngiltere'yi işgal etmek için bir donanma oluşturmasının son derece mantıklı nedenleri vardı. İngiltere bir Protestan ülkesiydi ve Henry'ye papa tarafından "İnancın Savunucusu" unvanı verilmişti. Politik açıdan İngiltere kolonileşmede ve ticarette bilinen İspanyol üstünlüğüne karşı gelişen tehdit edici bir güç haline geliyordu. 

KOMUTAN OLMAK KOLAY DEĞİLDİR

Cumhuriyetin ilk günlerinde Romalılar halkla devlet arasında varolan anlaşmanın ne olduğunu hemen anladılar. Tabiatı gereği devlet, ne kadar düzenli olursa olsun, her zaman vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlamaya çalışır. Elbette buna da devletin hep en iyisini bildiği gerekçe gösterilir.