Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Her on kasım Bir insan

  


Ayaklar altındayken vatanın dağı düzü

Kimliğini bilmekti bir sevgiye inanmak

Köşe bucak ağlarken yetimiyle öksüzü

Arasat da kalmaktı bir sevgiye inanmak

-

Sızlanırken Makbule dudağında uçukla

Tarla bekler Mustafa incecik bir gocukla

Yarsiz kalmış Zübeyde yetim iki çocukla

Açılmadan solmaktı bir sevgiye inanmak

-

Kargaları kovarken kafayı çalıştırıp

Fikrindeki hürlüğe ruhunu alıştırıp

Yurdunu satanları şeytanla iliştirip

Yitiğini bulmaktı bir sevgiye inanmak

-

Mağrurdu işgalciler, yaralıydı gururu

Yegâne güvenciydi Türklüğünün onuru

Evvel Allah’ın izni Bandırma’nın vapuru

Gökten yıldız çalmaktı bir sevgiye inanmak

-

Düşlerine yoldaştı evliyası ereni

Yolunu gözlüyordu maralıyla cereni

Tedavi edilirken memleketin kangreni

Önlemini almaktı bir sevgiye inanmak

-

Âleme anlatmıştın ya Mete’yle Cengiz’i

Fabrikalar kurmuş millet etmiştin ya bizi

Bir asrı aşarken Cumhuriyet marşandizi

Dosta haber salmaktı bir sevgiye inanmak

-

Manalı sözlerinle izahat verdiğince

Yazıyor okuyorum aklımın erdiğince

Yapılan ihaneti gözümün gördüğünce

Seni sence bilmekti bir sevgiye inanmak

-

Haydar dedem dergâhı, Hacıbektaş nefesi

Çınlar kulağımızda Gazi paşanın sesi

Diyarı yurt otağı bülbülde gül hevesi

Kaderi yar kılmaktı bir sevgiye inanmak

-

Şehidimi Gazi’mi candan öte can bilip

Bir başkent şafağında Anıtkabirde olup

Saygım ve minnetimle huzurunda eğilip

Varlığınla dolmaktı bir sevgiye inanmak…

-

Bıraktığın mirasa aşkla sahip çıkarak

Gösterdiğin hedefe nehir nehir akarak

Her on kasım sonsuzluk ateşini yakarak

Hülyalara dalmaktı bir sevgiye inanmak

-

Ahmet Örnek

 

Atatürk...


          

Yüce Türkü hürriyete yürütmüş,

Bin bir derde bata bata Atatürk...

Ayak bağı bağnazlığı çürütmüş,

Aklı rehber tuta tuta Atatürk...

.

Bir tarafta hanedanlık zilleti,

Bir tarafta yokluk, kıtlık illeti...

İnandırmış kurtuluşa Milleti,

Zorla umut sata sata Atatürk...

.

Katlanırken dış güçlerin desteği

İle içte yobaz, meczup kösteği,

Canlı tutmuş ruhundaki isteği,

Öfkesini yuta yuta Atatürk...

 

Cumhuriyet hak, adalet kapısı,

Halk elinde egemenlik tapusu...

Kurmuş modern bir yönetim yapısı,

Harca bilgi kata kata Atatürk...

.

Medeniyet, insanlığın evrimi,

Ömürlerin zevke, şevke çevrimi...

Yürürlüğe koymuş nice devrimi,

Cehalete çata çata Atatürk...

.

Kutsal Kitap indirilmiş askıdan,

Kurtarılmış iman, vicdan baskıdan...

Yenilemiş ne kalmışsa eskiden,

Çağdaş adım ata ata Atatürk...

.

Zulme karşı direnişin fermanı,

Müzminleşen çilelerin dermanı...

Yüreklerde olmuş bilinç ormanı,

Fikir, fikir bite bite Atatürk...

.

Her yaptığı destansı bir öyküdür,

Her hedefi Türk gencine ülküdür...

Söylendikçe haz veren bir türküdür,

Dilimizde nota nota Atatürk...

.

Anıtında ışıl, ışıl ışıyor,

Her anışta insan başka coşuyor...

Bin şükranla kalbimizde yaşıyor,

Gözümüzde tüte tüte Atatürk...

.

Veli BOSTANCI Edebiyat Defteri


.

ATATÜRK “Tek Adam” Değildi

 

             İsmail Hakkı CENGİZ - 28.08.2021

Her ne kadar, hakkında, Şevket Süreyya Aydemir’in üç ciltlik “Tek Adam” adlı eseri varsa da Atatürk tek adam değildi. Şevket Süreyya’nın o nitelemesi, Atatürk’ün yönetim tarzının tek adamlık olduğunu değil, Atatürk’ün, millete-memlekete hizmetleri, devrimleri, ileri görüşlülüğü dolayısıyla tek adam, emsalsiz lider olduğunu anlatır. Ki o konuda tamamıyla katılırım. 

Yönetim biçimi, yönetim anlayışı konusunda Atatürk’e kat’iyen “tek adam” denilemez! Bugünkü sistemi eleştiren veya övmek isteyenler, “Atatürk de tek adamdı” diyorlar… Onlara sadece şunu hatırlatın: Atatürk’ün bütün hayatı boyunca ülkede daima bir Başbakan vardı. Ve o başbakan göstermelik değil, İsmet İnönü gibi, Celal Bayar gibi güçlü ve etkili karakterlerdi. Yine bişey daha hatırlatalım: Atatürk’ün ömrünün sonuna kadar, Genelkurmay Başkanı, tarihî kişiliği olan, Cumhuriyet’in iki mareşalinden biri Fevzi Çakmak Paşa’ydı. Atatürk Fevzi Çakmak’ı daima ayakta karşılar, kabul ederdi. Devletin tepesinde bunlar gibi güçlü karakterler varken “tek adam” nasıl olunabilir? 

Atatürk’ün, benim de şimdi bazı örneklerini verdiğim toplu fotoğraflarına bakın: Yanındaki, karşısındaki insanlar ne kadar rahatlar… “Tek adam”ın yanındakiler öyle rahat olabilirler mi?

 




En çok Atatürk’ün sofrası tenkit edilir. Biraz evvel internette, Atatürk’ün sofra hizmetlerine bakan Cemal Granda’nın hatıralarını buldum. Granda diyor ki: “Atatürk danışmaya çok önem verirdi. O sofralar onun içindi”. Şimdi düşünün, hangi tek adam danışmaya önem verir? 

Yine, Cemal Granda, hatıralarında, herkesin bildiği bir hadiseyi kendi gördüğü şekilde anlatıyor: 

O gün sofrada bulunanlardan Reşit Galip söze, zamanın Milli Eğitim Bakanı Esat Hoca’dan yakınmayla başladı:

- “Yaşlı insanlara vekillik yaptırmamalı. Memlekete fayda yerine zarar getiriyor” diye sert bir dille konuşmaya başladı.

Atatürk biraz şaşkınlık, fakat büyük bir sabırla “Merak etmeyin, hepsi düzelecek” diye doktoru yatıştırmaya çalıştı.

Atatürk, doktoru bir kez daha sabır ve durgunluğa çağırdıktan sonra:

- “Siz böyle konuşmaya devam ederseniz ben size muhatap olmamakta mazurum” dedi.

Doktor ise,

- “Kabahat hep sizde, hocadır diye cahilleri hep başımıza koydunuz.”

Sofrada bir bomba etkisi yapan bu konuşma üzerine Atatürk:

- “Memlekete Maarif Vekili yok mu?”

- “…”

- “Var ya, Esat Hoca mükemmeldir” deyince Reşit Galip “Hayır” anlamında başını sallayarak,

- “Çok iyi ama çok da ihtiyar." Artık ondan geçmiştir. Bu memlekete daha dinç vekiller lazım.

Bunun üzerine Atatürk ile Reşit Galip arasında şu tartışma geçti

- “Yahu nasıl olur? Bu adam beni okutmuştur. Kültürü yerinde, ilme vukufu vardır. Soframda hocam hakkında böyle konuşmanı istemem. Beni okutan adam, nasıl maarif vekili olamazmış?”

- “Değil seni okutmak, senin Allah’ını okutsa yine bu adam maarif vekili olamaz.”

Böyle bir konuşmanın Atatürk ile olacağı hiç kimsenin aklından bile geçmezdi. Hepimizin rengi sararmıştı. Korkudan titriyorduk. Konuklar donup kalmışlardı. Hiç beklemediğimiz bu tartışma, herkesi şaşkına çevirmişti. Ortalıktan çıt çıkmıyordu. Herkes hareketsiz, bu patlak veren olayın nereye varacağını düşünüyordu. Sinirden titrediğini ve ellerini masaya dayadığını gördüğüm Atatürk, tarifsiz bir şekilde kızmıştı. Fakat duygularını belli etmeden, çok sakin bir şekilde şu buyruğu verdi:

- “Lütfen, masayı terk ediniz…”

O an biraz ferahladık. Reşit Galip kalkar gider diye, yarın da olay unutulur diye umutlandık. Ne yazık ki, sevincimiz bir iki saniye sürdü. Çünkü Reşit Galip coşmuştu bir kez, ne karşılık verdi dersiniz?

- “Burası sizin değil, milletin sofrasıdır. Burada oturmaya benim de sizin kadar hakkım vardır. Cumhuriyette tenkit serbesttir…” diye başlayınca Atatürk yavaşça yerinden kalktı ve dedi ki:

- “Öyleyse müsaade ederseniz ben terk edeyim” diyerek eşsiz ve benzersiz bir beyefendilik örneği göstererek, ayağa kalkıp, salondan çıkıp gitti.

Hemen arkasından koştum. Her zaman olduğu gibi kapıları kilitledim. Atatürk soyunana kadar bir kelime konuşmadı. 

O sırada yaver, dağılmaya hazırlanan sofradakilere şu emri getirmişti: “Reis-i Cumhur hazretleri, kendileri varmış gibi sofranın devamını arzu ediyorlar”.

Ertesi gün Reşit Galip, Atatürk’e ve İstanbul’a küserek Ankara’nın yolunu tuttu. Hatta cebinde on lirası bile olmadığı için tren parasını Umumi Kâtip Tevfik Bey’den borç aldığını hatırlarım.

Aradan bir ay geçmişti. Biz yine İstanbul’daydık. Saat 15 sularında yemek salonuna gelen Atatürk bir ara bana:

- “Çelebi efendi, (Atatürk Granda’ya böyle hitap edermiş) şimdi Ankara’da Reşit Galip bey, bir konferans verecek onu dinleyelim mi?

Radyoyu koşup açtım. Reşit Galip’in Türk ocağı salonunda verdiği bir saatten fazla süren konferansı sessizce dinledi. Radyoyu kapattıktan sonra gözlerinde bir sevinç pırıltısı yanıp söndü.

- “Kendisini affettirdi” dedi

On beş gün kadar sonra, güzel bir sonbahar günü biz Ankara’ya gittik. Ertesi akşam, Reşit Galip’i sofraya çağırılmış gördüm. Sanki aralarında hiçbir şey geçmemiş gibi hareket ediyorlardı. Atatürk bir ara Reşit Galip’e doğu eğildi. Sadece onun işitebileceği bir sesle,

- “Yarından itibaren Maarif vekilisiniz” dedi. 

Bu mu “tek adam”? 

İnsaf yahu! İz’an yahu! 

Dünyanın geldiği noktaya, gidişata, bilhassa İslam coğrafyasının haline baktıkça, her geçen gün, her geçen yıl, Atatürk’ün ve devrimlerinin önemi ve kıymeti biraz daha fazla anlaşılıyor. Her geçen gün, Atatürk ve kadrosuna şükran duygularımız ve rahmet dualarımız daha derinden, daha yürekten geliyor. Hepsinin ruhları şad olsun. 

26 Ağustoslar, 30 Ağustos Zafer Bayramı, Zafer Haftası kutlu olsun. 

Cumhuriyetin ışığı her an biraz daha güçlenerek ilelebet pırıl pırıl parlasın! Bütün karanlıkları yok etsin! Aydınlatsın, aydınlatsın, aydınlatsın!

 

x   x   x

 

TAVSİYE

 

Ağlayalım Atatürk’e, Aşık Veysel 

https://www.youtube.com/watch?v=RJk9NZvFpDc

 

Tarih: 28.08.2021 

Genel Haberler

Teşekkürler İsmail Hakkı Cengiz

.

Biz Zaten Buradaydık

 


Siz Anadolu'ya geldiğinizde, biz buradaydık diyenlerin tarih tezi çöktü!

Herodot tarihi der ki;

M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/İskit ordusunu(Alper Tunga'yı) yenene kadar tüm Anadolu’ya Saka'lar hakimdi.

Saka'lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.

Biraz daha geriye gidelim...Sümerlere( yani orta Asyalı Kengerler) Turukku'ya, "Türk" Turku krallığına gidelim...

Bizi bu da kesmez bilirim...

Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya.... Biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!

Iste şimdilerde Dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna'larıyla o yöredeki köylülerin DNA'larını karşılaşınca şok geçiriyorlar.. Çünkü Dna'ları yüzde 97 uyumlu.

Burdur ve Isparta'da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.(Belçika LEUVEN Katolik Üniversitesi'nden Prof. Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karşılaştırınca şok oldu.

Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna'sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigyası da böyle Yazılıtaşı da böyle,

Urartusu da böyle Hititi de böyle...

Eskiden Batılı Arkeolog"lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür...

Buna bir örnek de Assos; Assos"u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı....

Ey Atatürk sen ne büyük adam çıkıyorsun her geçen gün böyle.

Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın!

Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan "Türk Tarih Tezinin Ana Hatları" kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!

Anadolu uygarlığını eski Yunan'ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik!

Oysa Helenlerin bile 3/4'ü Ön-Türk çıktı.

Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.

Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var?

Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye’de ki Urmu teorisini de öğreteceğiz halkımıza...

Samuel Noah Kramer ile Prof. Osman Turan hoca,

Sümerce'deki 950 kelimenin kökeni Türkçedir dedi ve batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular...

Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydı...

o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı...

Anladınız sebebini de değil mi?...

Sonuç: Bugün Hun/Macarlardan,

Almanlara, İtalyanlardan (Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol'a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini

Sakalara / İskitlere bağlama telaşında....

Hemen hepsi köklerini Azerbaycan'in Gobulistanına, Albania'sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya başladı...Çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı...)

Batı artık "Kara Atena" yı yazdı...

tarihi ile yüzleşip köklerini Türklere bağlıyor....

Bu aslında iyi bir şeydir, ticari açıdan da tarihi bir fırsat olabilir.

İs bilenin demiş atalarımız...

Artık Türklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyati olanlar duyacak...

Bahtiyar Aydın

Atatürkün Adına TOKUNSALAR

 

Toxunsalar Atatürkün adına,

Türk dünyası dağılacaq, onu bil!

Yurdumuzda yadlar hakim olacaq,

Hər tərəfdən boğulacaq, onu bil!

 

Çətin gələ onun kimi sərkərdə,

Sinə gərə hər ağrıya, hər dərdə,

Ata ola bilməz hər kəs bu yurda,

Demə kimsə doğulacaq, onu bil!

 

Yol gərəkdir bir mənzilə çatmağa,

Güc gərəkdir rahat olub yatmağa,

Təlim gərək, siyasəti tutmağa,

Yoxsa suyu soğulacaq, onu bil!

 

Məslək itib, qarışacaq aralar,

Sinəmizə vurulacaq yaralar,

Bir də çətin belə dövlət quralar,

Eydirilib sağılacaq, onu bil!

 

Hər təlimin bir qurtuluş adı var,

Millət üçün bəhrəsi var, dadı var,

Hər qurluşun sevəni var, yadı var,

Yad əliylə yığılacaq, onu bil!


Seyragif Cuculu

Edebiyat Defteri

MUSTAFA KEMAL’İN SECCADESİ…

 


            Atatürk'ten Anılar,

Prof. Dr. Ramazan DEMİR 

Çanakkale Savaşlarında Türk Mehmetçiği sadece emperyalizme karşı savaşmıyordu; ayrıca karşılarında, emperyalistlerin kandırıp cepheye sürdükleri Müslüman askerler de vardı. Çanakkale’ye getirilen Hintli Müslüman askerler, nereye, ne için ve kiminle savaşmaya gittiklerini bilmeden… 

Mescitli Gemiler 

Güya Müslümanlıklarına herhangi bir “müdahil” olmadığını göstermek için “Mescitli Gemiler” oluşturulmuştu İngilizlerce… Hintli Müslümanları Çanakkale cephesine taşıyan büyük 3 İngiliz savaş gemisinin belli alanlarına Kur’an’dan ayetler ve hadisler asılarak, askerlerin namaz kılmaları için mescitler bile sağlanmıştı. Hintli Müslümanlar, dindaşı Türklerle savaşmaya gittiklerinden bihaberdiler… 

Bu gerçekler, Selanik’teki İngiliz Başkonsolosluğundan Dış İşleri Bakanlığı’na yazılan belgede yer almaktaydı. Mondros’ta İngilizlerin üç nakliye gemisine bazı ayetler ve hadisleri asarak mescit haline getirdiklerini resmen kayıt altına alıyordu. Müslüman Hintlilere burada namaz kılma imkânı sağlayarak Türklere karşı savaşacaklarını gizlediklerini sanıyorlardı. O da yetmiyormuş ki Hintli Müslüman’la askerlerin Ramazan ayında oruç tutmalarına müsaade edildiği, yiyeceklerin İslami esaslara göre hazırlandığı dikkatle propaganda ediliyordu… 

Aynı belgede zavallı Müslümanların kimin ile savaşa girişeceklerinden de habersiz olduklarından de bahsediliyordu. Sıkı sansür nedeniyle bu Müslüman askerlerin savaş hakkında hiç bir bilgileri de olmadığı anlatılıyordu belgede… Çanakkale savaşları aynı zamanda İngilizlerin savaş hilelerini de ortaya çıkarıyordu böylece…

***

İşte böyle hilelerle Çanakkale’ye getirilen sömürge askerlerle Türk vatanını işgal etmek istiyorlardı. Güney cephesinde Osmanlı askerlerinin Bağdat’tan ayrılırken artlarında masum ve endişeyle bakan Araplar, gelecekte kendilerini koruyacak bir başka gücün olamayacağını bilerek endişelerini gizleyemiyorlardı. Ancak yapılacak bir şey olmadığını da biliyorlardı. İngilizler tarafından organize edilen bu mescitli gemi gibi Arap şeyhlerini satın alarak Türk askerini arkadan hançerlemenin vereceği sonuçlar ileride son derece ilginç bir taktiğin gizemini ortaya çıkaracaktı; o günlerde sade Arap toplumu bunun farkında değildi…

***

Çanakkale Zaferi, Türk askerinin sarsılmaz iradesi ile Türk tarihine altın harflerle yazılırken bir yandan da dünyanın şahit olduğu pek çok acıyı da gündeme taşıyordu; İtilaf Devletlerin donanması Çanakkale Boğazında Nusrat Mayın Gemisi kahramana yenilip derin sulara gömülürken bir yandan da pek çok acı gerçeğin de böylece su yüzüne çıkmasını sağlıyordu…

***

Hediye Edilen Seccade… 

Öte yandan, Mustafa Kemal’in dindarlığı hakkında ileri geri konuşan meczupların, iftiralarına cevap olacak nitelikte bir olayı burada sırası gelmişken hatırlatmak isterim. “Tarihin Yıkılmaz Kalesi Çanakkale” adlı eserde zaferden sonra, savaşın gidişatını değiştirerek Çanakkale’yi “geçilmez” hale getiren Mehmetçik ve onun komutanı Mustafa Kemal’e hediye edilen iki seccadeden bahsediliyor ki, son derece önemli bir olaydır. 

Çanakkale Savaşları, Mustafa Kemal’in ve Türk varlığının milli şuurunun ortaya çıkmasına vesile olmuş kahramanlık destanlarıdır. Bu kahramanlığın hatırası olarak ve o zor fakat başarılı günleri hatırlatmak amacıyla, Mustafa Kemal Atatürk’e, Elazığ Valisi Sabit Bey tarafından hediye edilen iki seccadenin üzerlerine, Çanakkale Zaferi’ni hatırlatması için, Çanakkale haritaları işlenmişti… Bu incelik ve kadirşinaslık Gazi Paşa’yı son derece memnun etmişti… 

Mustafa Kemal, seccadelerden birini Latife Hanım’a verir, yatak odasında namazını kılması için, bir tanesini de çalışma odasındaki soyunma dolabına koydurur. Ve kimsenin olmadığı saatlerde seccadeyi serer üzerine diz çöker, derin tefekküre dalar, kendi parasıyla Elmalı Hamdi Yazır’a yaptırdığı “Kuran Meali” tercümesini dikkatle okur. Bu ibadet sahnelerine araç olarak da o hediye edilen Çanakkale Haritalı seccade eşlik ederdi…

***

Aslında bu seccadelerin bir uzun hikâyesi vardır; yeri gelmiş iken onu da aktaralım; Elazığ Valisi Sabit Bey, Gazi Paşa için Çanakkale Zaferi hatırası olması için Sanayi Mektebi’ne üç seccade hazırlanması talimatını verir… 

Neden üç tane, o bilinmiyor; belki bir tanesi de Fikriye Hanım için olabilir diye akla geliyor. Fakat işler yolunda gitmez; kalifiye halı ustaların azlığından dolayı bu seccadelerin tamamlanması uzun süre alır… Seccadelerin hazırlanması sürerken, o arada Enver Paşa’ya bir ulakla hediye gönderilir… 

Vali, Gazi Paşa için ısmarlanan üç seccadeden biten bir seccadeyi, Enver Paşa’ya, “Allah sana çok önemli, şerefli ve büyük bir zafer ihsan buyursun” ayeti yazılı bir levha ile birlikte hediye olarak gönderir… 

Geriye kalan iki seccade bittikten sonra Gazi Paşa’ya ulaştırılır. 

İşte seccadelerin hikâyesi… 

Neden mi anlattım bunu? 

İngiliz riyakârlığını gösteren mescitli gemi ile taşınan Müslüman Hintlileri ve kendilerini kandırmış olabilirler, fakat ne Tanrı’yı kandırabildiler ne Türk’ün Çanakkale zaferini engelleyebildiler… 

Gazi Paşa, samimi ve içten bir Müslüman olarak, Tanrı’ya yapacağı ibadetin neden gizli olması gerektiğinin sebebini arif olan anlar; yine de açıklayalım; Gazi Paşa, kimsenin yaptığı ibadetten dolayı etkilenip “din ticareti” yapmaması için ibadetini gizli yapmıştır. Sıradan bir vatandaşın ibadetini açıktan yapması ayrı şey, liderinki ayrı şeydi… İstismara meydan vermemek için, din istismarcıları için kötü örnek olmamak için… 

Gazi Paşa, günümüzdeki din tüccarlarını tahmin ettiği için ibadetini hep saklı tutmuştur toplumdan… 

Dini kullanarak milleti aldatmamıştır… 

Eğer isteseydi, yani dini kullanmak isteseydi, kendisini “halife” ilan ederdi… 

Ve o zaman Gazi Paşa’ma kimse “yobazca” laflar da söylemezdi… 

Ama bunu yapmadı… 

Tanrıya karşı görevin gizliliği, yani ibadetin de kabahatin de gizli olması gerektiğini anlatması kadar mükemmel bir davranış olabilir mi? 

Tabii ki anlayana… 

www.r-demir.com

 Türk Tarihi

 

3. Kılıç

 

Sakarya Meydan Muharebesi tam 22 gün 22 gece sürdü. Çok büyük çarpışmalar oldu. Türk Ordusunun karşısında Yunan Ordusu bozguna uğradı. Geri çekilmeye, hatta kaçmaya başladılar. Bu 1683 Viyana bozgunundan bu yana kötü giden makus Türk talihinin de yenilmesiydi. Mehmetçik düşmanı Eskişehir’e, Afyon’a kadar sürdü. 40.000 Yunan leşi yerlere serildi. Kaçanları kovalayan askerlerimiz yanlardan ve arkadan yıpratma harekatıyla epeyce zayiat verdirdi. 

Artık Türk Ordusu ilerleyecek. 

Ama yeterince silah yok, silah alacak para yok. 

İstanbul’daki vatanseverlerin bin bir güçlükle ele geçirip Anadolu’ya kaçak yollardan gönderebildikleri silah, cephane yeterli değil. Gelen malzeme, kadın, kız, çoluk çocuk, yaşlılarca kağnılara yüklenip cepheye taşınıyor. Anadolu aç, Anadolu sefil, Anadolu harap, Anadolu yılgın.. Yiyecek ekmeğe muhtaç. 

TBMM tarafından “Gazi” lik ünvanı verilen Mustafa Kemal Paşa çareler arıyor. 

Sakarya zaferini duyan Türk İslam dünyası sevinç içinde. Kırım’dan Kerkük’e, Bakü’den Buhara’ya, Taşkent’ten Urumçi’ye, Tebriz’den Bişkek’e, Semerkant’tan Musul’a tüm Türkistan.. Niceleri canlarını, mallarını vermeye hazır. 

Gazi Paşa Türkistan’da kurulmuş olan, Timur’un hazinelerine sahip kardeş Buhara Hanlığı ile temasa geçti. Ne var ki Buhara Hanlığı siyasi olarak Sovyetler Birliğine bağlı. Gerekli ayarlamalar yapıldı, Lenin’le görüşüldü. Buhara Cumhurbaşkanı Osman Hocaoğlu tesadüfen oradaymış pozisyonunda Lenin’i ziyaret etti, Türkiye’ye yardım gündeme geldi. Lenin “bizde para yok” deyince Osman Hocaoğlu “biz yardım yapabiliriz” dedi. Sonuçta Lenin duyduğu rakamdan küçük dilini yutmuş halde, Türkiye’ye Buhara Hanlığı tarafından 100 milyon altın Ruble yardım yapılması kararlaştırıldı. 

100 milyon altın Ruble trenle Moskova’ya geldi. 

Lenin bu paranın 10 milyon Ruble’lik kısmını silah olarak, 10 milyonluk kısmını da nakit olarak Anadolu’ya gönderdi. 80 milyon ise kendi hazinesine.. 

Buhara Hanlığı bu yardımdan sonra Türkiye’ye bir heyet gönderdi. 

Heyetin beraberinde getirdiği hediyelerin manevi değeri çok yüksek. 

Timur’un el yazması Kur’an-ı Kerim’i ile 3 adet Timur’a ait altın kılıç. 

Mustafa Kemal Paşa ile görüşen heyet Cumhurbaşkanı Osman Hocaoğlu’nun selamlarını, başarı dileklerini iletti. “Kur’an-ı Kerim Türk Milletine armağandır” dediler. 3 adet de kılıç takdim ettiler. Bunlardan birinin Mustafa Kemal’e, bir kılıcın Batı Cepheleri Kumandanı İsmet Paşa’ya, en değerlisinin de İzmir’e ilk girecek Türk birliğinin komutanına, İzmir Fatihi’ne verilmesi ricasını ilettiler. “Çünkü bu kılıç Timur’un 1402 yılında İzmir’i fethettiğinde belinde olan kılıçtır” dediler. Üzerinde elmas yakut gibi değerli taşlarla süslü bir kılıç. Emsali bulunmaz, değerine paha biçilmez. 

Heyettekiler “Rodos Şövalyelerinin elinden 1402 yılında İzmir’i ilk fethedenin Ulu Hakan Timur olması nedeniyle İzmir’in kendileri için apayrı bir anlam ifade ettiğini” belirttiler. Gazi Paşa emanetleri aldı.

Mustafa Kemal, 

– Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti ve Orduları adına ekselansları Osman Hacıoğlu’na ve onun şahsında kandaşlarımız bütün Türkistan Türklerine teşekkür ederim. Bu anlamlı ve onur verici armağanları da talepleri doğrultusunda ilgililere takdim edeceğimi bildiririm. Kardeşlerimiz Türkistan Türklerini temsilen yapılan bu teşebbüsten mutlu olup şeref duyduk, dedi. 

Mustafa Kemal’in Türk İslam dünyası ile ilgili kimseye açmadığı çok önemli düşünceleri vardı. Osmanlı Devleti’nin de, ondan önceki Selçuklu Devletinin de, daha daha önceki Türk devletlerinin de, Türk gücü ile kurulduğunu çok iyi biliyordu. Bunun için yeniden büyük devlet olabilmenin, Büyük Türkiye’yi kurabilmenin yolunun Türk Birliğinden geçtiğine inanıyordu. Bu sebeple Türk Dünyasının meseleleri ile daha Anadolu’da ölüm kalım savaşı verdiği 1920 li yıllarda ilgilenmeye başlamıştı. 

Moskova’ya bir elçilik heyeti göndermeye karar verildi. Moskova’ya gidecek elçilik heyeti gideceğinde Mustafa Kemal şu açıklamayı yaptı, 

– Arkadaşlar bildiğiniz gibi Rusya’ya bir elçilik heyeti gönderiyoruz Rusya’da çok büyük İslam millet ve toplulukları vardır. Bu İslam kitlelere ileteceğimiz pek çok özel mesajlarımız ve onlarla ilgili yapacağımız çalışmalar vardır. Bu görevleri yapmak için bir ilim heyeti görevlendirilmiştir. 

Mustafa Kemal’in oluşturduğu bu heyettekiler sadece ilmi çalışma yapmayacak, bazı gizli görevler de yapacaktı. Moskova’ya gönderilen heyetteki kişilerden bazıları bir müddet sonra Türkistan’a geçti.  Bu kişiler 1921 Yılı Temmuz ayında Buhara’da görüşmelere başladı. Mustafa Kemal’in direktifleri doğrultusunda Türkistan Milli Birliği’nin kurulması için Türkistan Türkleri arasında arabuluculuk yapmak amacıyla birbirine rakip Kazak, Özbek, Kırgız, Türkmen liderlerle bir araya geldiler. Çeşitli toplantılarla Türkistanlı aydınları Taşkent’te bir araya getirerek kısa adı TMT olan gizli Türkistan Milli Teşkilatının kurulmasını sağladılar. 

Buhara elçilik heyetinin gelişinden çok memnun kalan Mustafa Kemal 7 Ocak 1920 tarihinde heyeti Türkiye Büyük Millet Meclisi ‘ne takdim etti. 

Kürsüye çıkan Mustafa Kemal, 

– Buhara halkının Türkiye’deki Türk ve Müslüman kardeşlerine hediye olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim ile Türk ordusuna takdir ve tebrik nişanı olarak gönderdiği kılıçlar hakk-ı din ile hakka hizmet eden kuvveti temsilen fevkalade muazzam ve kıymettar yadigârlardır. 

Bu emanetleri elinizden alırken kalbim heyecanla doldu. Halkımız ve ordumuz uzaklardaki kandaşlarımızdan gelen nişanelerden şüphesiz çok mütehassıs ve mesrur olacaklardır. Dindaş ve karındaş Buhara halkının arzusunu yerine getirerek bu Kitab-ı Mukaddes’i millete seyfi muazzezlerden birini ben aldım, ikincisini İsmet Paşa’ya verdim, üçüncüsünü de İzmir Fatihi’ne teslim edeceğim. Allah’ın inayetiyle İnönü ve Sakarya muzafferiyetlerini kazanan milli ordumuz inşallah pek yakında bu kılıcı da kazanmış olacaktır. Muhterem heyetinize de Türkiye ahalisi ve ordusu ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti namına teşekkür ederim, dedi. 

 Mecliste alkış tufanı koptu. 

Haber çok kısa sürede bütün orduya yayıldı. Her birliği Türkistan Türklerinin arzusunu yerine getirme, İzmir’e ilk giren birlik olma, bu şerefe erişme heyecanı sardı. Toplu dualar edildi. 

Gazi Paşa yurdu düşmandan kurtarma umudunu hiç yitirmedi. Hep mücadele etti, hep çareler aradı. Yediden yetmişe Türk Milleti onun etrafında kenetlendi. 

Aylarca hazırlık yapıldı.  Sabırla.. 

Gazi Başkumandan Temmuz Ayının son günlerinde Akşehir’e geldi. Akşehir’de yapılacak bir futbol turnuvasını izleyecek. Düşman kıs kıs gülüyor “Ülke elden gitmiş, O futbol turnuvası peşinde..” Halbuki O ülkenin kurtarılmasının derdinde. Akşehir’de bulunan Batı Cephesi Karargahı’nda savaş kurultayı yapıldı. Taarruz planları ayrıntılarıyla görüşüldü. 26 Ağustos’ta harekete geçilmesi kararlaştırıldı. 

Taarruz günü yaklaşırken Gazi, Ankara Gazetelerine bir demeç verdi. Gazetelerde “Çankaya’da yabancı temsilcilere kokteyl verileceği” yazıyordu. 

O ise Timur’un Kılıcını beline takmış Konya yönünde ilerliyordu. 

20 Ağustos’ta Batı Cephesi Karargahına vardı. İsmet ve Fevzi Paşalarla taarruz planını tekrar gözden geçirdiler. 

Artık Türk’ün şanlı destanlarından biri daha başlıyordu. 

26 Ağustos 1922 gününün şafağı, Afyon Kocatepe’de Türk’ün yeri göğü inleten top sesleriyle yırtıldı. 

Gazi Kumandan “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” emrini verdi. 

Emri alan Türk Ordusu İzmir’e doğru bir sel oldu, aktı.. 

Kaçan düşman köyleri, kasabaları yakmış, insanları işkencelerle öldürmüş.. Her taraf harap, her taraf yangın yeri. Bu durum Türk askerinin hızını daha da arttırdı.. 

Nihayet 4. Süvari Alayı Sabuncubeli’nden aşağıya sarkarak Mersinli’ye doğru ilerledi. Başlarında 33 yaşındaki Yüzbaşı Şerafettin Bey. Kırımlı Yüzbaşı İbrahim Bey’in oğlu. 

9 Eylül şafağında İzmir’e daldılar. Saat 09.00 oldu. Yüzbaşı Şerafettin’in Birliği Bornova üzerinden Halkapınar’a doğru ilerledi. Girilen çatışmada 4 asker şehit. Vuruşa vuruşa 80 kişilik birlikle Alsancak’a at sürdüler. Kurşun yağmuru altında saat 10.30 da Kordon’dalar. Kılıç çekip yüzlerce Yunanlıyı biçerek Konak’taki Hükümet Binasına yöneldiler. Atılan el bombası ile Şerafettin Bey’in atı vuruldu. Karnı parçalandı. Şerafettin Bey yere kapaklandı. Hemen at değiştirdi. Göğsünden çeşitli yerlerinden yaralı. Üstü başı kan içinde. Gözler neyi görür ki..! 

Konaktan gelen makinalı tüfek yaylım ateşi kimin umurunda.. 

Kilitli kapıyı yandan dolaşarak açtılar. Şerafettin Bey çatışa çatışa balkondaki Yunan Bayrağını indirerek göğsünde taşıdığı “Alganlara boyanmış” şanlı bayrağımızı Hükümet Konağına astı. 

Yunan askeri 15 Mayıs 1919’da İngiliz ve Fransızların desteğiyle İzmir’i işgal etmişti. Böylece 3 yıl 3 ay 24 gün sonra İzmir kurtarıldı. Denize dökülen Yunan askerlerinin leşi yosun gibi suyun üstünde yüzüyordu. Büyük zat “Geldikleri gibi giderler” demişti. Geldikleri gitmediler; perperişan denize döküldüler..

15 Eylül 1922 ‘de İzmir’de büyük bir kutlama töreni yapıldı. Kürsüde konuşma yapan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa Şerafettin Bey’i yanına çağırarak Timur’un Kılıcının hikayesini anlattı. Kendi elleriyle 600 yıllık Timur’un altın kılıcını Şerafettin Beyin beline taktı.

 

Suat Zobu 

——— 

BU TOPRAKLAR KOLAY KAZANILMADI. HER KARIŞ TOPRAĞIMIZ TÜRKÜN KANIYLA ISLANARAK YURT YAPILDI.. 

30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN. OĞUZ KAĞAN’DAN ATATÜRK’E TÜM KAHRAMANLARIMIZIN RUHU ŞAD OLSUN.. 

 

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE.. 

——— 

Soyadı kanunu çıkınca Şerafettin Bey Atatürk’ün tavsiyesi ile İZMİR soyadını aldı. Trabzon’daki akrabaları “hangi soyadını alalım” diye kendisine danıştılar. Onlara “Atatürk İZMİR soyadını münhasıran tarafıma verdi. Şanlı bayrağımızı hükümet konağına çekerken alganlara boyanmıştım. Yaralıydım. Hem ben hem de bayrağımız kanlar içindeydi. Size de “ALGAN” soyadını tavsiye ederim” dedi. 

6 Kasım 1951’de vefat eden Trabzonlu Şerafettin Komutanın mezarı İstanbul’da Yahya Efendi Dergâhı mezarlığında. 

Maçka’nın Yeşilyurt köyünden olan Algan’larda Trabzon’da yaşayan, yıllarca Trabzonspor’da yöneticilik ve divan başkanlığı yapmış Dr. Nizamettin Algan, Afrika kıtasını salgın hastalıklardan kurtaran Dr. Celalettin Algan gibi pek çok değerler var. 

Gelelim Timur’un bu paha biçilmez kılıcının akıbetine. 

Kılıç uzun müddet Şerafettin Bey’de kaldı. Daha sonra “İzmir’de bir müze kurulacak kılıcı bağışlayabilir misiniz” talebi gelince eşi Siret Hanım da İstanbul Valiliğine giderek İzmir’e gönderilmek üzere Timur’un kılıcını teslim etti. 

Kılıç mutlak surette devlet envanterine işlenmiştir. 1963 yılında İzmir’deki müzede olmadığı saptanmış. 

Şu anda nerede olduğu bilinmiyor. Belki tozlu bir depodadır kim bilir..! 

Tüm gazilerimizin, şehitlerimizin, emeği geçen tüm geçmişlerimizin mekanı cennet olsun.. 

***

 

 

 

.