MUM KİMİN YANAN KERKÜK



Benim mahzun bakışlı Kerkük’üm,

Kanadı kırık güvercinim,

Yaralı ceylanım…

Sen zor günlerimde hep yanımda oldun; Balkan’da, Yemen’de, Hicaz’da, Kanal’da, Çanakkale’de…

Hep yanımdaydın, yanı başımdaydın, omuzdaşındın... Toros gibi arkamdın, duruşun görkemli, tavrın güvenliydi…

Kerkük’üm,

Kan kardeşim, can kardeşim…

Her ne vakit yönümü sana çevirdimse, al bayrağı çekip bekledin. Büyük emelim Turan’ın kara bahtlı gelini oldun.

Bende vefa tükendi, sende ümit bitmedi…

Mum gibi yandın Kerkük’üm; eridin, lâkin ışığın sönmedi.

Benim mahzun bakışlı Kerkük’üm,

Kanadı kırık güvercinim,

Yaralı ceylanım…

Sen ki, Kerkük’sün; atalar yadigârısın hüznümsün, efkârımsın, muradımsın…

“Ben sana gözüm demem,
Tane düşer kör olur.
Ben sana gülüm demem,
Gülün ömrü er olur.
Ben sana derviş demem,
Post giyer abdal olur.
Ben sana reyhan demem,
Yaprak döker dal olur.
Ben sana paşa demem,
Tahttan düşer azl olur,
Ben sana beyim derim,
Beyler daim bey olur. “

Ayazı düştü has bahçelere , uğursuz iklimlerin. Kırağısı vurdu gönülleri zamansız sabahların.

Benim mahzun bakışlı Kerkük’üm,

Kanadı kırık güvercinim,

Yaralı ceylanım…

Vuslat hangi vakte kaldı? Zafer hangi oğulların dilinde ant olmuştur şimdi? Baharın müjdesi hangi takvimlerde gizlidir?

Ey Kerkük mum kimin yanan Kerkük..

Yıktılar kalamızı, sürdüler balamızı

Daha can boğazdayken çektiler salamızı

Ah Kerkük yüz ak Kerkük, her zaman yüz ak Kerkük

Ölseydim düşmeseydim, men senden uzak Kerkük

Elinde yâd elinde, öt bülbül yâd elinde

Bir diyar mezar olsun, kalmasın yâd elinde

Can Kerkük canan Kerkük, her söze kanan Kerkük

Kalıpda yardan uzak, mum kimin yanan Kerkük

Kerkük Musul kan içinde, Türkmen’im hicran içinde

Bin can var, bir can içinde; bir ebedi ize geldim

TÜRK SÖZÜ: ÖMER SEYFEDDİN’İN DİLİNDEN TÜRK ÇOCUĞU VE MİLLÎ MEFKÛREMİZ ÜZERİNE HASBİHÂL


Ayşe SAMİHA

“Siz asılsız türediler değilsiniz, 
Sizdeki kanlar taşır hâkânlardan kalma büyük emeli” 
Türk çocuğu! 
Sen Türklük ülküsünü istikbâle 
Kendi târihinden kuvvet alarak taşıyacak, 
Millî değerlerini koruyup yaşatacak, 
Milletini yüceltmek için ilim tahsîl edecek, 
Ammâ bunları yaparken de 
Türklüğüne aslâ yabancılaşmayacaksın. 

Türkçe’yi en güzel şekilde konuşacak ve yazacaksın, 
Milletini, vatanını, dilini, dînini seveceksin, 
Kültür değerlerini koruyacak, yücelteceksin! 
Gerektiğinde kendi varlığını, 
Türk varlığına armağan edebileceksin. 

Zekî, uyanık, merhametli, plânlı, girişken, cesur, 
Mânevi hâfızası kuvvetli, 
Türk şuûrlu ve karakter sâhibi olacaksın. 

Millî kültürüne yabancılaşmış, 
Mânevî hâfızası zayıflamış kişiler 
Milletin varlığına zarar verirler. 

Sâhip olduğun mânevî kuvveti 
Bilgi ve ideal ile birleştirip 
İstikbâli sen yazacaksın. 

Ben neler gördüm, neler… 
Otuz altı yıllık ömrümde;

Meşrutiyet’in îlânı, Balkan Savaşları, Trablusgarb Savaşı, Otuz Bir Mart Vak’ası, Birinci Cihân Harbi ve Çanakkale Cephesi’nin meş’ûm günlerini

Bizzat yaşadım. 
Ve bunları yaşarken, 
Türk çocuğunun kendini görmesini istedim. 

Ben Ömer Seyfeddin, 11 Mart 1884 târihinde, 
Karası İli’nin Gönen kasabasında dünyâya gelmişim. 
İstanbul Aksaray’da, 
Mekteb-i Osmânî’de ilk mektebe başladım, 
Sonra Eyüp Baytar Rüştiyesi’nde dört yıl, 
Sonra Edirne Askeri İdâdisi’nde iken uyanann Edebiyât merâkımla, 
İlk denmelerimi yazdım. 

İdâdi’den sonra İstanbul’a gelerek 
Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne ’ye girdim ve akabinde 
Üst teğmen olarak orduya katıldım. 
Rumeli’ni, Balkanları 
Genç bir zâbit olarak tanıdım, 
Sırp ve Yunan cephelerinde savaştım, 
Yanya’da esir düştüm, kurtuldum, 
Balkan kavimlerinin Türkler’e revâ gördükleri soy kırımın 
Bizzat şâhidi oldum, Türkler’in acılarını bizzat yaşadım. 
Bulgar, Rum ve Yahûdîlerin, Avrupalıların ve Rusların desteğiyle 
Evlâd-ı Fâtihân’â revâ gördükleri vahşet levhalarını, 
Hakikî hayattan alıp 
Hikâyelerimde anlattım. 
İkinci Meşrutiyet’in ilânı ile 
Balkan kavimlerinin, 
Milliyet, dil, din ve istiklâl yolundaki 
Şuûrlu mücâdelesini tetikleyen, 
Kin ve intikam duygularını gördüm. 

Manzara-i dehşet bu iken, 
Türklüğünü inkâr edip 
Kendilerine yabancı kan arayanların 
Millî şuûrsuzluklarının fevkinde, 
Yok oluşlarını gördüm. 

Heyhât! 
Bütün kavimler şu veyâ bu şekilde kendi millî şuûrlarına vâkıf iken, 
Türkler sun’î bir insâniyetçilik anlayışı ile 
Kendi milliyetlerini bile bilememekteydiler. 

Sen Türk çocuğu! 
Bugün yaşadıklarını iyi tahlîl edesin. 
“Milliyet muhabbetinden vatan muhabbeti, vatan muhabbetinden de lîsan muhabbeti doğar.”* 
“Oğuz Hânları, Cengiz Hânları, Fâtihleri, Uluğ Beyleri, Hâmidleri, yetiştiren Türklük, hâlâ esir yaşarsa, hâlâ içtimâî hayâtın kahreden zincirleri, parçalanmazsa, ah evet, bunlar olmazsa düşmanlarımızı kahr için bütün kuvvetini sarfa müheyyâ olan parmaklarımız kendi gırtlağımızı sıkmış olacaktır.”** 

Sen Türk çocuğu! Hatırından çıkarmayasın ki; 
Türkçe’n senin öz malındır, Türkçe’ye mukaddes nazarıyla bakasın, 
Onu koruyasın! 
Dil birliği, hars birliği oluşturur, 
Ve harsında birlik bulunanı hiç bir menfî kuvvet parçalayamaz. 
Lisân muhabbeti kur ki, lisân bir milletin mânevî vatanıdır. 
Mânevî vatanına istihkâm yap, müdaafasına gayret göster ki, 
Azîz Ana Vatan, sonsuza dek yaşasın! 
Hayatta hangi mesleğe atılırsan atıl, 
Türk çocuğu! En önemli vazîfen, 
Türklük mefkûresine hizmet etmek olsun! 
“Mademki Türküz; o halde 
Türk gibi yürür, 
Türk gibi düşünür, 
Türk gibi duyarız ve Türk gibi yazarız.” 
Yüce Yaradan yardımcın olsun… 

Ayşe Sâmiha 
3 Mart 2020 
Singapur 

Kaynaklar 
*Seyfettin, Ömer, “Yen Lisan”, Dil Konusunda Yazılar, Bütün Eserleri 13, Bilgi Yayınları, Ankara, 1999, s. 180 
**Seyfettin, Ömer, “Mektep Çocuklarında Türklük Mefkûresi”, Ömer Seyfettin Makaleleri I, Dergâh Yayınları, İstanbul, 2001, s. 351-363 

Ömer Seyfeddin, Edirne Askeri İdâdisi’nde iken.

TÜRK DİLİNİN GERÇEK SAVUNUCUSU: ÂŞIK PAŞA




             Ali Alper ÇETİN
Türk dilinin gelişmesi ve yayılmasında büyük hizmetleri bulunan, bu uğurda ölümsüz eserler yazan ilk Türkçeci şairlerimizden Âşık Paşa’nın kimliğini oluşturan başlıca öğe, onun Türk diline verdiği önem olmuştur.
1272 yılında Kırşehir’de doğan Âşık Paşa, tanınmış mutasavvıf Baba İlyas’ın torunudur. Baba İlyas onüçüncü yüzyılın başlarında, birçok Türk bilginleri gibi Ortaasya’daki Horasan Türk bölgesinden Anadolu’ya göçmüş, Kırşehir ve çevresindeki Türkmen oymaklarının şeyhi olmuş, onlarla birlikte Selçuklu Sultanı İkinci Keyhüsrev’e karşı yapılan Babaî ayaklanmasına katılmıştır. Anadolu’da doğan oğlu Muhlis Paşa, Osman Gazi’nin güvendiği ve saydığı adamları arasındadır. Kırşehir’e yerleşen Muhlis Paşa’nın üç oğlundan en büyüğü Alâeddin Ali’dir.  Alâeddin Ali, baş ağa, yani en büyük kardeş olarak tanınmış, başağa adı zamanla (Beşe), sonra da Paşa olarak söylenmiş, şiirlerinde (Âşık) mahlasını kullandığı için de, asıl adı unutularak (Âşık Paşa) adı, her tarafta ün yapmıştır.
Âşık Paşa, çocukluğunda babası Muhlis Paşa tarafından yetiştirilmiş,  din ve tasavvuf bilgilerini Kırşehir’li Şeyh Süleyman’dan öğrenmiştir. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında babası ile birlikte Osman Gazi’nin yanında hizmet görmüş, Sultan Orhan’ın Osmanlı Beyliğinin başına geçtiği yıllarda Kırşehir’e gelerek baba ocağına yerleşmiştir.
Âşık Paşa, Kırşehir’de, Ahilik teşkilâtının büyük bir saygıyla bağlandığını “mürşidi” olmuş, çevresinde toplanan Oğuz Boylarına, dostluk ve kardeşlik ilkelerini aşılamış, onlara Türkçe seslenmiş, eserlerini katıksız öz Türkçe ile yazmıştır.
Âşık Paşa, çevresinde yalnız Türkçe ile konuşup bilişmemiş, eserlerini Türkçe yazmış, aynı zamanda, o güne dek moda olan Arapça ve Farsçaya karşı Türk dilinin güçlü bir savunucusu olmuştur. Onun kimliğini oluşturan başlıca öğe, Türk diline verdiği önem olmuştur. Arapça, Farsça, İbranice ve Ermenice dillerini iyi bilmesine karşın eserlerini katıksız öz Türkçe ile ortaya koymuştur. Arap ve Fars kültürlerine ve dillerine duyulan hayranlığı kınamış ve eserlerini Türk dilinde kaleme alarak bu eğilimlere karşı koymuştur. Türkçenin Anadolu’da bir edebiyat dili olarak yerleşmesinde önemli hizmetler görmüştür.
Bilindiği gibi, Anadolu Selçuklu sultanları, özbeöz Türk oldukları, Türk Oğuz Boylarıyla Anadolu’da ilk Türk devletini kurdukları halde, İslâmiyetin etkisiyle Arapçaya, İran kültürünün etkisiyle Farsçaya resmî dil gözüyle bakılmıştır. Türkçeyi savsaklar duruma geçmişlerdir. Buna karşı ilk tepki, Anadolu Oğuz Boylarından gelmiş, hatta, 1277 yılı Mayıs ayında Karamanoğlu Mehmed Bey, Selçuklu başkenti Konya’yı basarak, Türk dilinin devlet dili olduğunu duyurmuş, ferman çıkarmıştır.
Bu fermandan sonra, Türkçe yazan ve söyleyen şairlerin sayısı artmış, Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled, Şeyyad Hamza, Yunus Emre gibi şairlerimiz Türkçeye hakkını vermişler, vermeye devam etmişlerdir. Âşık Paşa da Türkçeci bu şairler arasındadır, hatta bu konuda yüreği çok daha yanık, çok titizdir. Garibnâme adlı eserinde devrin aydınlarından şikâyet yollu şöyle demektedir:

Türk diline kimseler bakmaz idi,
Türklere hergiz gönül akmaz idi.
Türk dahi bilmez idi bu dilleri,
İnce yolu, ol ulu menzilleri.

Bu Garibnâme eğer geldi dile
Kim bu dil ehli dahi mânâ bile.

Yol içinde birbirini yermeye
Dile bakıp mânâyı hor görmeye
Ta ki mahrum kalmaya Türkler dahi
Türk dilinden anlıyanlar ol Hakk’ı .

Âşık Paşa, Türklük şuuruna varmış, Türkçe şiirlerinde Türk’ün Tanrı ve yurt sevgisini, barışçı dünya görüşünü, dostluk ve kardeşliği, tasavvufî bir anlatımla dile getirmiştir.
Âşık Paşa’nın en tanınmış eseri, 12 bin beyitlik Türkçe “Garibnâme” sidir. Bu eser, on bölüm içinde, dini ve tasavvufî öğütler veren bir ahlâk kitabıdır. Yıllar sonra, “ Mevlid” sahibi Süleyman Çelebi, Garibnâme’yi görecek ve bu eserden esinlenecektir.
Garibnâme’nin dışında, Fakrnâme, Vasf-ı Hâl, Hikâye ile kendisine ait olduğu şüpheli olan Kimya Risalesi ve Risâle fî beyâni’s-semâ isimli eserleri de bulunmaktadır. Mevlânâ ve hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerde Yunus Emre’nin etkisinde kalmıştır.
Âşık Paşa’nın aruz ve hece ölçüsüyle yazılmış şiirleri, gazelleri, ilâhileri vardır. Bir ilâhisinde şöyle der:

Benden mi bana bu elem,
Aşktan mı yoksa derd ü gam.
Bunca belâ, cevr ü sitem,
Bilsem nedendir, nedendir?

Candan olursa ger nihan,
Olmaya tende zerre can,
Buluben bu sözü iyan,
Bilsem nedendir, nedendir?

Âşık’ta bu hayret nedir,
Ma’şukta şevket nedir,
Derviş buna hikmet nedir?
Bilsem nedendir, nedendir?

Âşık Paşa, 3 Kasım 1333 tarihinde, Kırşehir’de hayata gözlerini kapamış, ölümünden sonra, mezarı üzerine, işlemeli sütbeyaz mermerlerle kaplı bir türbe yaptırılmıştır. Bugün, Kırşehir’in yüksek bir yamacında bir sanat anıtı olarak gözleri ve gönülleri doyuran Âşık Paşa Türbesini ziyaret edenler, okudukları Fâtiha ile birlikte, büyük şaire Türk dili adına şükran duygularını da dile getirmelidirler.
Onun, bugün en çok muhtaç olduğumuz birlik ve dirlik üzerine söylediği şu şiirdeki samimiyetine bakınız:

Cümle işin yekrehi birlikdürür
Birliğe yetmek bütün erlükdürür

Birliğe yetenler erdi menzile
İkilikle kimse gelmez hasile

Kanda kim iki gönül birliktedür
Göresin bunlar hangi dirliktedür

Birlik ehli hoş geçirir vaktını,
Birikenler tuttu dünya tahtını.

Kaynakça
Wikipedia
www.antoloji.com
www.turkedebiyati.org
www.edebiyatogretmeni.org
Anadolu’yu Aydınlatanlar, Mehmet Önder, 1987


Mustafa Kemal Atatürk



Yirminci yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti, üzerinde hain emeller besleyen batılı devletlerin “hasta adam” diye tabir ettikleri çaresizliğe sürüklenmiş ve Türk toprakları dört taraftan, yedi düvel tarafından işgal edilmeye başlanmıştır. Tarihi boyunca bir karış toprağını düşmana terk etmeyen ve başka bir milletin yularını boynunda taşımayacak kurt soylu Türk budunu, bu amansız savaştan zaferle çıkmanın hayallerini kurmaktadır.

Her karışına atalarımızın kanı dökülen bu toprakları, kağıt üstünde düşmanlara terk etme veya İtilaf Devletleri’nin himayesinde yaşama alçaklığını kabul edebilecek Osmanlı devlet yöneticilerine ve aydınlarına karşı, bir zamanlar Türk toprağı olan Selanik’ten bir güneş doğuyordu. O güneş, Türklüğün yeniden şerefli bir destan yazarak tarihin sayfalarına onurun, kahramanlığın ve bağımsızlığın timsali olarak yazıldığı o millî uyanışın yüce lideri Mustafa Kemâl ATATÜRK‘tü…

Bozkurt bakışlı bir Türk yiğidi olan Mustafa Kemal, yüzyılın tanık olduğu en büyük kahramanlık örneklerinin sergilendiği şeref taşan efsanelerin mimarıdır. (*) Anadolu’nun her karışında yüreği vatan, bayrak, din, millet ve namus aşkı ile dolu olan bir milletin uyanışını sağlayan, tüm dünyanın önünde saygıyla eğildiği bir dava adamı olarak kendisini Türk’ün atası olarak yüreklere kazımıştır.

Bütün Türkler Kardeştir !



Ey Tanrı Dağları'nda doğup bu acunda at koşturan şanlı akıncı, yüreklerinde ozanların kopuz çaldığı Dede Korkut ruhlu bilge, bir günde devlet yıkıp bir gecede hanlık kuran yiğit çeri, bengü taşlar yazdıran Bilge Kağan'ın torunu, gök mavisi bayraklarla kurt başlı sancakları göklere çektiren alp kişi, korkaklara Çin Seddi'ni yaptıran Mete Han'ın ve onların sarayını kırk kişiyle basan Kürşad'ın soyundan gelen yüce TÜRK, sözüm sanadır.

Bugün dünyadaki birçok millet henüz ortada yokken biz TÜRKler devlet kuruyor, bu dünyanın düzenini sağlıyorduk. Binlerce yıl öncesinde Hunlar ve Göktürkler ile Türk adını tüm acuna duyurmuş ve dünya egemenliğine kavuşmuştuk. Mavi gök çadırımız, güneş de bayrağımız olmuştu. Gücümüzü yalnızca kılıcımızın keskin, bileğimizin de güçlü olmasından almıyorduk; yüce töremiz, inancımız, devletimize bağlılığımız ve eşsiz kültürümüz bizi diğer milletlerden üstün kılıyordu. Kaşgarlı Mahmud Atamız da, "Tanrı’nın devlet güneşini Türk burçlarında doğurduğunu ve onların üzerine göklerin bütün ışıklarını döndürmüş olduğunu gördüm. Tanrı onlara Türk adını verdi ve onları yeryüzüne ilbay kıldı." diyerek Türklüğün kutluluğunu bin yıl öncesinden bize bildirmişti.



İkinci Göktürk Devleti'nde TÜRK soylu bütün kişiler tek bayrak altında toplanmıştı ve sonrasında Türk göçleriyle kandaşlar acunun farklı bölgelerine yayılmaya başladı. Birbirinden ayrı düşen soydaşların aralarındaki mesafeler, Rusların, Çinlilerin ve sayısız düşmanların bizleri bölmek için yaptıkları çalışmalarla arttı. Ruslar "Siz TÜRK değilsiniz. Siz, Kırgız, Azeri, Özbek, Kazak, Tatar...'sınız." dediler ve önce kutlu dilimizi parçaladılar. Her Türk lehçesi için uydurma birkaç kural oluşturup, onları ayrı ayrı diller durumuna getirdiler. Ağzımızdaki ana sütü kadar ak olan Türkçemizi bölüp, yirmiden fazla parçaya ayıran Ruslar, binlerce yıllık töremizi ve kültürümüzü de yozlaştırmak için ellerinden geleni yaptılar.

Türk dünyası üzerinde oynanan bütün oyunlar, Türklük güneşini her geçen gün soldurdu. "İl gider, töre kalır." dedik, fakat töremiz de bozuldu. Kırgızistan, Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan, Kazakistan, Tataristan, Gagauzya, Yakutistan, Çuvaşistan, Başkurdistan...'daki Türklerin bir kısmı, Türk olmadıklarını söyleyenlere inandılar ve bunlar bugün dünyada yaşayan 300 milyona yakın soydaşından habersiz yaşamaya başladılar. Bu yabancılaşmalar sonucunda Türk illeri "yabancı ülkeler" haline geldi. Fakat doğru sözü, Bilge Kağan'ın bengü taşlarında arayanlar, atamızın 1300 yıl önce bize şöyle seslendiğini göreceklerdi: "Ey Türk budunu, üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir?"

Bütün ayrılıklar, gönüllerimizdeki Türklük aşkını yıpratmadı, tam tersine yüreklerimizdeki bu büyük ateşi daha da alevlendirdi. 1990'lı yılların başında soydaşlarımızın bağımsızlığına kavuşmasıyla, kutlu TÜRK birliğine kavuşacağımız gün, düşlerimizi süslemeye başladı. Bugün, sömürgeci devletlerin göz diktiği yurtlarımızı korumanın ve TÜRK adını binlerce yıl daha yaşatabilmek için gelecek kuşaklara taşıyabilmenin tek yolunun, bütün TÜRKlerin aramızdaki kutlu kardeşliğin farkına varması ve bu temelde birleşmeyi sağlaması olduğu anlaşılmalıdır. Bu yüce ülkü, biz TÜRKler için geleceğin anahtarı, yurtlarımızın güvenliği için Türk gücünün ve bağımsızlığımızın ilk adımıdır.

Türk dünyası içinde yaşayan Türkler olarak, kimimiz Oğuz, kimimiz Kıpçak boyundanız. "Sen kimsin?" diye sorduklarında, "Türk men." diye yanıtlamış kandaşlarımız ve "Türkmen" olarak kalmış adları. Kimimiz Gök Oğuzlar'dan gelen "Gagauz" Türklerindeniz. Oğuz Türkleri atlarıyla Anadolu'ya gelmiş; fakat Kırgız Türkleri atlarını kesip yediği için atalarımızın yurdu olan Tanrı Dağları'nda kalmışlar. Baş kurt biziz, Kazak yine biz. Biz, bir kere ölüp Ergenekon'da bin defa dirilen Göktürkler'iz! Biz, aynı kazanda pişen aş; aynı kökte büyüyen koca bir ağacın dallarıyız.

Atalarımız Altaylar'da oturup, Ötüken'de savaşmış; Isık Göl gibi kımız sağıp, Ala Dağlar kadar et yığmışlar. Toylar düzenleyip, ana yurdu şen kılmışlar. Fakat zamanı geldiğinde bir ölüp, bin dirilmeyi görev bilmişler. "Rahat yatakta ölmek acep olmaz mı çile, / Kanlı sınır boyları bize mezar olmalı." düşüncesiyle hareket edip, demir dağları eriterek, damarlarımızdaki asil kanın bugünlere dek taşınmasını sağlamışlar.

Şimdi, binlerce yıldır saklayıp bugünlere taşıdığımız töremizi, dilimizi, soyumuzu, yani bütün Türklük değerlerimizi gelecek kuşaklara aynı gücüyle ve saf bir biçimde aktarabilmek için, bu yüzyılda yaşayan TÜRKler olarak bizlere çok büyük görevler düşüyor. Eğer bir gün Tanrı Dağları'nın tepesinde Oğuz Kağan'ın otağına girip, onun otağında oturan Kürşad gibi nice erlerin önünde diz vurabilmeyi düşlüyorsak, atalarımızdan devraldığımız kurt başlı sancağı taşımayı hak edebilmeliyiz. Eğer Altaylar'ın başında uluyan bir kurt veya ana yurdun üstünde süzülen bir kartal olmak istiyorsak, önce bir kurt kadar yol gösterici ve bir kartal kadar keskin görüşlü olmalıyız.

Yüce Tanrı, Türk dünyasındaki kardeşlik bağlarının güçlenmesini ve kardeşliğimizin gücüyle Türklük ruhunu sonsuza kadar yaşatabilmemizi sağlasın.

Tanrı, TÜRK'ü korusun!

Türkçülük ve Turancılık / Ziya Gökalp



Türkçülükle Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde, Türk’ün yalnız bir dili, bir tek kültürü olabilir.

Oysa ki Türk’ün bazı kolları Anadolu Türklerinden ayrı bir dil, ayrı bir kültür yapmağa çalışıyorlar. Mesela, Kuzey Türkler‘inden bir kısım gençler bir Tatar dili, bir Tatar kültürü oluşturmaya çalışmaktadırlar. bU hareket, Türklerin başka bir millet, olması sonucunu verecektir. Uzata bulunduğumuz için, Kırgızların ve Özbeklerin nasıl bir yol izleyeceklerini bilmiyoruz. Bunlarda birer ayrı dil ve edebiyat, birer ayrı kültür oluşturmaya çalışırlarsa, Türk milletinin sınırı daha daralmış olur. Yakıtlarla Altay Türkleri daha uzakta bulundukları için, bunları Türkiye Türkler‘in bulundukları için, bunları Türkiye Türkleri’nin kültürü dairesine almak daha güç görünüyor.

Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani Türkmenleredir. Türkiye gibi, Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uyruğundandır. Bundan dolayı, Türkçülükteki yakın idealimiz (Oğuz Birliği) yahut, (Türkmen Birliği) olmalıdır. Bu birlikten amaç nedir? Siyasi bir birlik mi? Şimdilik, hayır! Gelecek hakkında bugünden bir yargıya varamayız. Fakat bu günkü idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir.

Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber, hepsi birbirine yakın akrabadırlar. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki, birinde bulunan bir ilin veya boyun diğerlerinde de dalları vardır.

Mesela, Harzem’de Tekeler’le Sarılar’ı ve Karakalpaklar’ı görüyoruz. Yurdumuzda Tekele, bir sancak teşkil edecek kadar çoktur; hatta, bir bölümü zamanında Rumeli’ye yerleştirilmiştir. Türkiye’deki Sarılar, özellikle Rumkale’de otururlar. Karakalpaklar ise, Karapapak ve Terekeme adaların alarak Sivas, Kars ve Azerbaycan yörelerindedir. Harzem’de Oğuz’un Salur ve maralı boylarıyla Çavda ve Göklen (Karluklardan Kealin) illeri vardır. Bu adlara Anadolu’nun çeşitli yerlerinde rastlanır. Göklen, kendi adanı Van’da bir köye Gök oğlan şeklinde vermiştir.

Oğuz’un Bayat ve Afşar boyları da gerek Türkiye’de gerek İran’da ve Azerbaycan’da vardır. Akkoyunlular ile Karakoyunlular bu üç ülkede yayılmışlardır. O halde Harzem, İran, Azerbaycan ve Türkiye ülkeleri, Türk etnografyası açısından aynı uruğun yurtalırdır. Bu dört ülkenin bütününe Oğuzistan (Oğuz ili) adanı verebiliriz. Türkçülüğün yakın hedefi, bu büyük ülkede yalnız bir tek kültürün hakim olmasıdır.

Oğuz Türkleri, genellikle oğuz Han’ın torunlarıdır. Oğuz Türkleri, birkaç yüzyıl öncesine gelinceye kadar, birbiriyle yakından ilgili bir aile biçiminde yaşarlardı. Mesela Fuzuli, bütün Oğuz boyları içinde bilinen bir Oğuz şairi idi. Korkut Ata Kitabı Oğuzlar’ın resmi Oğuznamesi olduğu gibi, Şah İsmail, Aşık Kerem, Köroğlu kitapları gibi hak eserleri bütün oğuz iline yayılmıştır.

Türkçülüğün uzak ideali ise, Turan‘dır. Turan, kimilerinin sandığı gibi, Türklerden başka, Moğolları, Tunguzları, Finuvaları, Macarları da içine alan kavimler karması değildir. Bu zümreye bilim dilinde Uralo – Altay topluluğu denilir. Bununla beraber, bu sonuncu topluluğun içindeki kavimlerin dilleri arasında bir akrabalık bulunduğu da henüz ispat edilememiştir. Hatta bazı yazarlar Ural kavimleriyle Altay kavimlerinin bir birinden ayrı iki topluluk oluşturduğunu ve Türklerin Moğollar ve Tunguzlarla beraber Altay grubunu Finuvanlarla Macarların da Ural gurubunu oluşturduklarını iddia ediyorlar. Türklerin Moğollarla ve Tunguzlarla dil akrabalığı olduğu da henüz ispat edilmemiştir. Bugün bilim açısından tartışılmaz olan bir gerçek varsa, o da Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kıpçak, tatar, Oğuz gibi Türk boylarının dilce ve gelenekçe kavmi bir birliğe sahip olduğudur. Turan kelimesi, Türlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesini bütün Türk boylarını kapsayan Büyük Türkistan’a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün, yalnız Türkiye Türkleri’ne verilen bir isim haline gelmiştir. Türkiye’deki Türk kültür dairesinde olanlar elbette yine bu adı alacaklardır. Benim inancıma göre bütün Oğuzlar, yakın bir zamanda bu isimde birleşeceklerdir. Fakat, Tatarlar, Özbekler, Kırgızlar ayrı kültürler oluştururlar ise ayrı milletler durumuna geleceklerinden yalnız kendi isimleriyle anılacaklardır. O zaman, bütün bu eski akrabaları kavmi bir topluluk halinde birleştiren müşterek bir isme gerek duyulacak, iste bu ortak isim Turan kelimesidir.

Türkçülerin uzak ülküsü Turan adı altında birleşen Oğuzları, tatarları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu idealin bir gerçek haline geçmesi mümkün mü, yoksa değil mi? Yakın idealler için bu yön aranırsa da, uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzat ideal ruhlardaki heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için, ulaşılmak istenilen, çok çekici bir hayaldir. Mesela, Lenin, Bolşeviklik için kayın ideal olarak “Kollektivizmi”, uzak ideal şeklinde de “Komünizmin ne zaman uygulanacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. Bu Hazret-i Muhammed’in cenneti gibi, ne zaman ve nerede görüneceği bilinmeyen bir şeydi.”

İşte, Turan ideali bunun gibidir. Yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ülküsü olmasaydı, Türçülük bu kadar hızla yayılmayacaktı. Bununla beraber, kim bilir? Belki, gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. Ülkü geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ülkü olan milli devlet, bugün Türkiye’de bir gerçek halini almıştır.

O halde Türkçülüğün, idealinin büyüklüğü noktasından, üç dereceye ayırabiliriz:

1) Türkiyecilik
2) Oğuzlar veya Türkmencilik
3) Turancılık,

Bugün, gerçekli sahasında, yalnız “Türkiyecilik” vardır. Fakat, ruhların büyük bir özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçeklik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü, Kızıl Elma’yı hayal ederken, gözünün önüne eski Türk ilhanlıkları gelir. Gerçekten, Turan ülküsü geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti. Milattan 210 sene önce Kun hükümdarı Mete Kunlar (Hunlar) adı altında bütün Etürkelir birleştirdiği zaman Turan ülküsü bir gerçek haline gelmişti. Hunlardan sonra Avarlar, Avarlardan sonra GökTürkler, GökTürklerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız-Kazaklar, daha sonra Kur Han, Cengiz Han ve sonuncu olmak üzere Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi?

Turan kelimesinin anlamı bu şekilde sınırlandırıldıktan sonra, artık Macarların, Finuvaların, Moğolların, Tunguzların Turan ile bir ilgilerinin kalmaması gerekir. Turan, Türklerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanıdır.

Turanlılar, yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerekten varsa, bunun kendisine özel bir ismi olduğundan “Turan” adına ihtiyacı yoktur.

Bir de bazı Avrupalı yazalar, Batı Asya’da aslen Samilere veya Arilere mensup olmayan bütün kavimlere “Turani” adını veriyorlar. Bunların anacı bu kavimlerin Türklerle akraba olduğunu belirtmek değildi. Yalnız Samilerle Arilerden başka kavimler olduğunu anlatmak içindir.

Bundan başak, bazı yazarlar da, Şehname’ye göre “Tür” ile “İrec” in kardeş olduğuna bakarak, Turakh’ı eski İran’ın bir kısmı saymaktadırlar. Oysaki, Şehname’ye göre, Tür ile İrec’in üçüncü bir kardeşleri daha vardır ki adı “Selem” dir. “Selem” ise, İranlı bir boyun dedesi değil, bütün Samilerin müşterek atasıdır. O halde Feridun’un oğulları olan bu üç kardeş, Nuh’un oğulları gibi eski etnografik ayırımların adlarından doğmuştur. Bundan anlaşılıyor ki “Turan“, İran’ın bir parçası değil, bütün Türk illerinin hepsini içine alan Türk topluluğundan ibarettir.

Ziya GÖKALP

Kaynak: Türkçülüğün Esasları – Ziya Gökalp, Toker Yayınları, 2002