Uluslararası Hukuk Ve Kerkük Türkleri

Makaleler  01 Ocak 2014 Dr.Ali GÜLER
Kerkük Türkleri Kavramı

Bugünkü Irak Devleti’nin
coğrafi alanı, Osmanlı idari taksimatındaki Musul, Bağdat ve Basra Vilayetleri’ni içine almaktadır. 1500 seneye yakın bir zamandan beri coğrafi ad olarak Bağdat ve Basra bölgesi “Irak”, Musul bölgesi ise “Elcezire” adları ile bilinmektedirler. Irak ve Elcezire, birbirlerinden tarih, coğrafya, iklim, tabiat ve ahalisi bakımından farklılıklar gösterirler. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın sonucunda İngiliz siyasetine ve menfaatine uygun olarak her bakımdan birbirinden tamamen farklı olan Elcezire ile Irak ülkeleri “Irak” adı altında birleştirilmişlerdir. Yapay bir kuruluş olan bu devletin kendisi kadar, devlet adı da yapaydır. Bundan dolayı günümüzde buradaki Türkleri ifade için kullanılan “Irak Türkleri” tabiri de bu yapay oluşumların dayattığı yanlış bir tabirdir. Çünkü bölgedeki Türkler esas Irak’ta değil, Musul veyahut diğer bir deyişle Elcezire bölgesinde yerleşmişlerdir. 1923 Lozan ve 1926 Musul antlaşmalarının metinlerinde de görüleceği üzere bu bölge Türklerine yakın zamana kadar “Musul Türkleri” denilirdi. Ancak, zengin Türk nüfusu ile bölge Türklerinin kültür merkezi kimliğini kazanan Kerkük şehrinin adı, son elli, altmış yıldan beri bölge Türklerine ad ve alem olmuştur. “Kerkük Türkleri” tabiri bugün Irak siyasi coğrafyasındaki Türk varlığını ifade eden bir kavramdır.[1]

Kerkük Coğrafi ve Kültürel Bakımdan Anadolu’nun Doğal Bir Uzantısıdır

Kerkük Türkleri, asırlar boyunca siyasi yapı olarak daima kaderini Anadolu Türklüğü ile birleştirmiştir. Zaten bölge tarih, coğrafya, iklim, tabiat şartları ve etnik yapısı itibarıyla Anadolu’nun tabii devamı olup, esas Irak ülkesinin bataklık ovaları, çölleri ve halkı ile tamamen zıt karakterdedir.

Kerkük Türkleri, 900 yıl önce Elcezire bölgesine yerleşerek vatan tutan 24 Oğuz boyunun muhtelif boy ve oymaklarının neslinden gelmektedirler. Diğer Oğuz boylarına nisbetle bilhassa Bayat, Döğer, Yıva, Beğdili ve bayındır, Karakoyunlu ve Akkoyunlu İlleri’nin bakiyesi durumunda olan Türkmen oymaklarının bu bölgede yerleşmiş olduklarını yer yer görülen kasaba ve köy isimlerinden de anlamaktayız.

Bugün hepsi yerleşik hayata geçen Türkmen boy ve oymaklarından, aşiret hayatını, konar-göçer hayatı en son terk eden “Bayatlar” olmuştur. Meşhur Türk şairi Fuzûli, bu bölgenin Bayatlarındandır.

Kerkük Türkleri, Batıda Balkanlardan başlayarak Türkiye, Azerbaycan ve Hazar ötesindeki Türkmenistan’a kadar uzayan “Türkmen İli”nin önemli bir parçasıdır. Bu nedenle Kerkük Türkleri Türkçesi; Batı Türklerinin konuştuğu Oğuz Türkçesi’nin iki ana şubesi olan Türkiye ve Azerbaycan Türkçelerinin her ikisinden de hususiyetler taşır. Bunun tarihsel şartların bir sonucu olduğu görülmektedir. Çünkü Kerkük Türkleri, başlangıçta Azerbaycan Türkçesi’nin geliştiği Karakoyunlu ve Akkoyunlu siyasi, kültürel camiasına dahil oldukları halde; sonraları Osmanlı siyasi hakimiyeti ile Türkiye Türkleri kültürel camiasına girmişlerdir. Bundan dolayı Balkanlardan Hazar ötesine kadar bütün Türkmen İli’nde yaygın olan “Arzu ile Kamber”, “Leyla ile Mecnun”, “Kerem ile Aslı”, “Aşık Garip”, “Yusuf ile Züleyha”, “Hüsrev ile Şirin” ve “Köroğlu” gibi Türk Halk Edebiyatı’nın canlı örnekleri Kerkük Türkleri arasında da bilinir ve söylenir.[2]

Kerkük Türkleri veya başka bir deyişle Türkmenler, ilk yerleşimden itibaren bölgeyi etnik bakımdan Türkleştirirken; yeni vatanlarındaki yer adlarını da Türkçeleştirmişlerdir. Bu bağlamda şehir, kasaba ve köy adlarından başka dağ ve ırmak adları da Türkçe hale gelmiştir. Mesela Oğuz İli’nin Sir-Derya boyunda bulunduğu devrenin en mühim hatıralarından birisi olan Karaçuk Dağı’nın adı, Telafar’ın kuzeyinde ve Dicle Irmağı’nın batı tarafında nehre paralel uzanıp, kısa bir fasıla ile Dicle’ye geçit verdikten sonra nehrin doğu sahilinde devam eden sıra dağlarına verilmiştir. Bundan başka Kerkük bölgesinin batı tarafında yer alan Baravan Dağı, doğusunda kuzey-güney istikametinde uzanan Kara-Dağ, Seğirme Dağı ve Tokma Dağı adları ile Kara-Tepe, Gök-Tepe ve Kerkük’ün kuzeyinde bulunan Baba-Gürgür, hep yükseltilerle alakalı Türkçe kelimelerdir.

Bundan başka ırmakları, Kerkük’ten geçen Hassa-Çayı veya diğer adıyla Ulu-Çay, Tavuk kasabasından geçen Tavuk-Çayı, Tuz-Hurmatu’dan geçen Ak-Su, Hasa Çayı ile Tavuk Çayı’nın birleşmesinden meydana gelen Kara-Su ve Kifri ile Kara-Tepe bölgesini suladıktan sonra birleşerek Diyale Irmağı’na karışan Narin-Çay ve Çimen-Suyu hep karakteristik Türkçe isimleri taşımaktadır.[3]

Irak’ın Bin Yıllık Siyasi Hâkimi Türklerdir

Türklerin Irak’a yerleşmelerinde, bu bölgedeki Türk varlığının oluşumunda üç dönem dikkati çekmektedir. Birinci dönem, Türk askerlerinin İslâm ordularında görev almak üzere ilk gelişleri ile başlamakta; Oğuz Türklerinin Irak bölgesi ile ön temaslarını sağlayan ilk göçlerle devam etmektedir. İkinci dönem, Selçuklular zamanında Oğuz Türklerinin etkin ve fiili yerleşmelerinin gerçekleştiği ve Irak’ın Türkler tarafından vatan olarak benimsendiği dönemdir. Bu dönem, Türklerin Irak’ta ebedi olarak yerleşmelerini sağlaması bakımından en önemli dönemlerden biridir. Üçüncü dönem ise, yeni Türk dalgalarının Osmanlı zamanında Irak’a gelmeleri ile Irak’taki Türk varlığının desteklenmesi ve nüfus bakımından beslenmelerini sağlamıştır.[4]

Irak’ta ilk Türk yerleşimi, 674 yılında Emevi Halifesi Muaviye tarafından Horasan’a gönderilen Ubeydullah bin Ziyad’ın Basra’ya 2.000 Türk getirmesiyle gerçekleşmiştir. Abbasi Devleti’nin kurulmasıyla Bağdat ve Samarra şehirlerindeki Türk asıllı askerlerin sayıları hızla artmıştır. Bu arada Samarra’nın hemen kuzeydoğusunda bilinen ilk Türk kasabası Tavuk (Dakuk) kurulmuş ve burada ilk Türk yerleşimi meydana gelmiştir.[5]

Bugünkü Irak Devleti’nin bünyesinde büyük bir kütle teşkil eden Türkler, 1040 Dandanakan zaferinden sonra Ön-Asya’ya ve Anadolu’ya gelip yerleşerek vatan tutan Oğuzlar veya diğer adıyla Türkmenlerin torunlarıdır. Oğuz Türkleri, 1071 Malazgirt zaferinden sonra Anadolu’yu vatan haline getirirlerken, Elcezire veyahut Musul bölgesi, çoktan Türk vatanı kimliğini kazanmış bulunuyordu. Yukarıda özetlendiği gibi; bu tarihten itibaren 900 sene sırasıyla Selçuklu,  Musul Atabeyliği (Zengîler), Erbil Atabeyliği (Begtiginliler), Kerkük Türkmen Beyliği, Karakoyunlu, Akkoyunlu ve Osmanlı Türklerinin hâkimiyeti altında daimi surette vatan parçası olarak kalmıştır.

Kerkük Türklerinin Irak Coğrafyasındaki Dağılımı

Kerkük Türklerinin yerleşme merkezleri, kuzeyde Türkiye sınırına yakın ve Musul vilayetine bağlı Telafar kazası ile başlar; güneyde Diyale vilayetine bağlı Hanikin ve Mendeli kazalarına kadar devam eder. Yani Irak Devleti’nin idari taksimatına göre Türkler, kuzeyden güneye doğru Musul, Erbil, Kerkük ve kısman Diyale vilayetleri dahilinde; birbirini takip eden köy, kasaba ve şehirlerde, kesiksiz ve yaygın bir iskan yapısına sahiptirler.

Kuzeyde Telafar ile başlayan Türk nüfus, Musul’a doğru uzanan köyler boyunca devam eder. Musul şehrinde sonradan yerleştirilen Araplar ve Kürtler de bulunmakla beraber, nüfusun yarısı kadar Türk yaşamaktadır. Özellikle Dicle Irmağı’nın karşı yakasında yer alan Musul’un Yunus Peygamber semti, kâmilen Türklerle meskûndur. Ayrıca şehrin tarihi abideleri hep Türk eserleridir. Çevredeki Karakoyunlu, Akkoyunlu kasabaları, tarihi Türk illerinin adlarını taşırlar. Musul’un biraz kuzeyindeki Al-Kuş ile Musul-Erbil yolunun Büyük Zap Irmağı’nı geçtiği mahalde bulunan Kelek ve buna yakın Selimiye, bölgenin Türk kasabalarındandır.

Musul’un hafif bir meyil ile güneydoğusuna düşen Erbil, tarihi bir Türk şehridir. Son yıllarda Erbil’e Kürtler yerleşmekte iseler de şehrin hakim nüfusunu Türkler teşkil eder. Erbil vilayetine bağlı kaza merkezlerinden güney doğudaki Köysancak ile güneybatıdaki Mahmur, bundan başka Erbil Çayı üzerindeki Yarımca Nahiyesi; Köysancak’a  bağlı Dukan, Taktak ve Akçalar nahiyeleri; Erbil’in güneyinde yer alan Kara-Çüne, Kuş-Tepe ve Yatak kasabaları, bölgenin önemli Türk iskan mahallerindendir. Güneye doğru Erbil’i Kerkük’e bağlayan demiryolu üzerinde Altınköprü, Küçük Zap Irmağı üzerinde kurulmuş şirin bir Türk kasabasıdır.

Altınköprü’den sonra bölge Türklerine adını veren Kerkük şehri yer almaktadır. Zengin petrol yataklarına sahip olan Kerkük, aynı zamanda bölge Türklerinin kültür merkezi konumundadır. Çevresinde pek çok Türk köy ve kasabası bulunan Kerkük, Hasa Çayı veya Ulu-Çay kenarında kurulmuş olup, tam manasıyla bir Türk şehridir. Çevresindeki kasabalardan en mühimleri, kuzeyindeki Bibon, Sakızlı ve Kafar; doğusundaki Gök-Tepe ve Karadaş; batısındaki Küçük-Karatepe ve Balaban kasabaları ile güneydeki Çardaklı, Kadir-Kerem, Kara-Hasan kasabaları; Taze-Hurmatu, Tavuk, Kara-Tepe Nahiye merkezleri; Tuz-Hurmatu, Kifri adlarındaki kaza merkezleri ile Tuz-Hurmatu’ya bağlı Kulacık ve Yenice, Kara-Tepe’ye bağlı Narin-Köprü, Köşk-i Zengi ve Ali-Veli isimli kasabalardır.

Kerkük vilayetinin sona erdiği yerden itibaren Türk nüfus, güneydeki Diyale vilayetinde de devam eder. Bu vilayete bağlı Hanikin ve Mendeli kaza merkezleri ile bunlara bağlı, Ali-Ağa, Çukurlu, Tekke, Kızıl-Ribat, Baradan, Karahan, Deli Abbas, Şahraban ve Kazancı kasabaları Türklerin en güneydeki iskan mahalleri durumundadır.

Kerkük Türklerinin güneyde, Tekrit kazasından Mendeli kazasına doğru; kuzeybatıdan güneydoğu istikametinde uzanan, Cebel-i Hamrin dağlık bölgesinin güneyine geçmediklerini görmekteyiz. Ancak Oğuz boylarından Bayatlı Türkmenlerinin, istisna olarak bu dağları aşıp yer yer Dicle tarafına uzandıklarını biliyoruz.[6] 

Kerkük Türklerinin Demografik Dağılımı

674 yılından itibaren Türkmen boyları ağırlıklı olmak üzere Türk milletine bağlı unsurların yerleşerek vatanlaştırdığı Kerkük ve civarı, demografik bakımdan da son yıllara kadar bu Türkleşmenin izlerini taşımıştır. Aşağıda ele alacağımız gibi, çeşitli siyasi gelişmelere bağlı olarak Kerkük ve çevresinin demografik yapısı değiştirilmeye çalışılmıştır. Bunda bölgenin zengin petrol kaynaklarına sahip olması en önemli etken olmuştur. Dün ve bugün emperyalist devletler ile bunların yönlendirdikleri Arap ve Kürt gruplar bölgenin nüfus yapısını Kerkük Türklerinin aleyhine değiştirmek için her yola başvurmuşlardır.

Kanûnî Sultan Süleyman Devri’ne ait olan 1560 tarihli 111 Numaralı Kerkük Livâsı Mufassal Tahrir Defteri’ne göre vergi veren 6.975 kişiden oluşan Kerkük sancağının 330 neferi Gayrimüslim, 6.645 neferi Müslim’dir. Gayrimüslim nüfusun 150 neferi Yahudi, kalan 180 neferi ise Hıristiyan’dır. Müslüman nüfusun ise 6.558 neferi Türk, 54 neferi Kürt, 33 neferi Arap’tır. Defterde, 54 kişilik Kürt nüfusun 3’ü Yahudi cemaati içerisinde kaydedilmiştir.[7]


Osmanlı Devleti, idari yapılanması içinde “millet sistemi”nden dolayı devletin tebaasını Müslüman, Gayrimüslim şeklinde bir ayrıma tabi tuttuğu için sayımlarda da Müslümanları “etnik” durumlarına göre ayırmamıştır. Bu nedenle resmi nüfus sayımlarında Gayrimüslim nüfus etnik köken itibarıyla tespit edilebilirken; Müslüman nüfus tespit edilememektir.

Osmanlı Devleti idari yapısı içinde üç vilayetle yer alan Irak coğrafyasının nüfus yapısı hakkında bilgi veren resmi nüfus sayımlarının topluca özetleri aşağıdaki tabloda verilmiştir. 1893 ve 1906 sayımlarına göre net artış ve kayıpların verildiği son sütunda, hiçbir zaman tam sayılamadığı için Bağdat ve Basra’nın artış ve kayıpları verilememiştir. Musul vilayeti nüfusunda 14.363’lük bir azalma görülmektedir.



Osmanlı Devleti’nin resmi nüfus sayımlarının bütünü ele alındığında hem Irak’ın geneli, hem de Musul ve çevresi büyük çoğunlukla Müslüman nüfusla meskûndur. Bölge nüfusunu veren en son sayım olan 1906/7 sayım sonuçlarına göre Irak’ın genelinde üç vilayette toplam nüfus 350.190’dır. Bunun 320.565’i Müslüman, geriye kalan 29.631’i Gayrimüslim’dir. Yani toplam nüfusun % 91.53’ü Müslüman, % 8.47’si Gayrimüslimdir. Musul ve çevresinde de oranlar yaklaşık aynıdır: Toplam nüfusu 161.748 olan Musul vilayetinde 148.162 Müslüman, 13.586 Gayrimüslim yaşamaktadır. Vilayet nüfusunun % 91.60’ını Müslümanlar, % 8.40’ını Gayrimüslimler oluşturmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı öncesinde Musul Vilayeti’nin kapsadığı 91 bin kilometre karelik geniş alan üzerinde kurulu 3 sancak (Musul, Süleymaniye ve Kerkük), 18 kaza, 25 nahiye ve 3 bin köyde yaklaşık yarım milyon insan yaşıyordu. 1881/82 sayımının Prof. Dr. Kemal Karpat’ın konar-göçer boylar ile kadınları da ilave ederek verdiği düzeltilmiş nüfus da (426.111) bunu doğrulamaktadır.

İngilizler bölgeyi işgal ettikten sonra 1919’da yaptıkları nüfus tespitinde vilayet nüfusunu 703.378 olarak vermişlerdir. Bunun 601.893’ü Müslüman (% 85.58), 55.470’i Hıristiyan (% 7.88), 14.835’i Yahudi (% 2.11), 31.180’ de Yezidi (% 4.43) idi. Osmanlı Devleti’nin nüfus sayımlarındaki eksiklikler şüphesiz İngilizlerin tespitlerinde de bulunmaktadır. Fakat, bütün sayımlardaki Müslüman, Gayrimüslim oranlarının bu sayımda da yaklaşık olarak aynı olduğu (% 85.58 Müslüman, % 14.42 Gayrimüslim) görülmektedir.

İngilizler, bu aşamada henüz Türk taleplerini ciddi bir tehdit olarak değerlendirmedikleri için bu oranları aslına uygun olarak vermişlerdir. Bundan sonraki hiçbir İngiliz nüfus tespitinde (1921, 1922, 1924) Müslümanlar açısından bu oranları görmek mümkün olamayacaktır. Başlangıçta petrol politikalarını bölgedeki Hıristiyanlar üzerine bina etmek isteyen İngilizler, bunun yeterli olamadığını görünce; bu defa Müslüman unsurlar üzerinde özellikle de Kürtler üzerinde çalışmaya başlayacaktır. Bu nedenle, sonraki İngiliz nüfus istatistiklerinde daima Arap ve Kürt nüfuslar artırılacak; buna karşılık Türk nüfus hep az gösterilecektir.

İngiltere amacına ulaşıp, Milletler Cemiyeti’nden kendi lehine karar çıkartılmasını sağladıktan sonra Irak’ta 1935 yılına kadar nüfus tespiti ve 1947 yılına kadar da nüfus sayımı yapılamamıştır.[9]

1560 tarihli tahrir defteri verilerinden itibaren, Musul Vilayeti özellikle de Kerkük Sancağı ve çevresi daima Türk/Türkmen kimliğini muhafaza etmiştir. Buna karşılık, emperyalist politikalar çerçevesinde Türklere yönelik baskılar sonucu zaman zaman bölgenin nüfus yapısı dolayısıyla etnik ve kültürel kimliği değiştirilmeye çalışılmıştır. Bütün bu çabalara rağmen Türkmenler Irak coğrafyası ve devleti içinde Araplar ve Kürtlerle birlikte daima üçüncü asli/ana unsur olmuşlardır. 1965 nüfus sayımı verileri de bunu göstermektedir. Bu sayım sonuçlarına göre Irak nüfusunun % 60’ını Araplar, % 17’sini Kürtler ve % 15’ini Türkmenler oluşturmaktadır:
 
Irak Nüfusu (1965)[10]

Sıra            Etnik Grup        Genel Nüfusa Oran
1                 Araplar                 % 60
2                 Türkler                  % 15
3                 Kürtler                  % 17
4                 Farslar                   % 4
Diğer (Süryani, Asuri, Yezidi, Nasturi)  % 4
Toplam Nüfus    8.200.000
 
Son yıllarda Irak nüfusu hakkında yapılan tahminler topluca değerlendirildiği takdirde, Kerkük Türklerinin yine Irak’ta üç önemli asli/ana unsurdan biri olduğu; bölgede ise en önemli unsur olduğu görülmektedir. Kerkük Türklerinin toplam nüfusu 2.5 milyon civarında tahmin edilmektedir. Bu rakamı 3-3.5 milyona olarak tahmin eden araştırmacılar da vardır.[11]











Kerkük Türkleri Irak’ın Kurucu Asli Unsurudur

Musul-Kerkük bölgesi Türklüğünün tarihsel hakları bakımından önem taşıyan bazı hukuki metinler söz konusudur. Bunlardan biri Irak Anayasasıdır. 12 Ağustos 1928 tarih ve 31 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren “1925 Irak Krallığı Anayasası” Kerkük ve diğer bölgelerde yaşayan Türkmenleri, Araplar ve Kürtler ile birlikte Irak’ın üç “asli unsurundan” biri olarak teyit etmiş ve Türkmenlerin kanun önünde eşitliğini, kendi dillerinde eğitim haklarını garanti altına almıştır.

Kerkük Türklerinin hukuki konumunu belirleyen ve uluslar arası hukuk bakımından önem taşıyan en temel metin Türkiye, İngiltere ve Irak arasında imzalanan 1926 Ankara Antlaşması’dır.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ile İngiltere arasında önemli bir sorun olan Musul, Lozan Antlaşması ve Milletler Cemiyeti sürecinde çözülememişti. Türkiye ve İngiltere 1926 yılında yeniden görüşmelere başladılar. Görüşmeler kısaca 1926 Ankara Antlaşması olarak bilinen “Türk-Irak Sınırı ve İyi Komşuluk İlişkileri Antlaşması” ile sonuçlandı. Bugün de geçerliliğini koruyan 1926 Antlaşması; Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere ve İngiliz mandası altındaki Irak Krallığı arasında Ankara’da 5 Haziran 1926 tarihinde imzalanmış ve 7 Haziran 1926 tarihinde 911 sayılı kanun ile TBMM, 14 Haziran 1926’da Irak Meclisi ve 18 Haziran 1926’da İngiliz Avam Kamarası tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Bu antlaşma 3 fasıl ve 18 maddeden oluşmaktadır. 1. fasıl, Türkiye ile Irak arasındaki sınırın belirlenmesine ilişkin düzenlemeleri, 2. fasıl, her iki ülke arasındaki iyi komşuluk ilişkilerini belirleyen ilkeleri, 3. bölüm ise genel hükümleri içermektedir.

Bu antlaşma yapıldığında Irak, İngilizlerin mandası durumundaydı ve bağımsız bir devlet konumunda değildi. 1930’da bağımsız bir devlet haline gelmiş ve 1932 yılında Cemiyeti Akvamın üyesi olarak dünya devletler topluluğuna katılmıştır. 1958’e kadar krallıkla yönetilen Irak, bu tarihten sonra Cumhuriyet yönetimine dönüşmüştür.

Ankara Antlaşması bugün için pek çok bakımlardan önem taşımaktadır. Öncelikle Irak Devleti’in sınırları ile ilgili olarak taraflara (İngiltere, Türkiye ve Irak) uluslar arası hukukun “garantörlük” yetkisini vermektedir. İkinci olarak bu antlaşma taraf ülkelerin “sınır ötesi sıcak takip operasyonlarına” imkan tanımaktadır. Bu iki konu açısından 5, 6, 8, 9 ve 12. maddeler önemlidir. Bütün bu maddeler açısından, Irak’ın toprak bütünlüğünün bozulması veya sınırlarının değiştirilmesi halinde taraf ülkeler ve bu arada Türkiye 1926 öncesi Misak-ı Milli’den doğan haklarını kullanma konumuna gelecektir.

Türkiye ile ilişkiler bakımından Ankara Antlaşması’nın 14. Maddesi de önem taşımaktadır:

“MADDE-14: Her iki ülke arasında ortak çıkarlar sahasını genişletmek amacıyla, Irak Hükümeti bu antlaşmanın yürürlüğe konulması gününden itibaren 25 yıl süreyle, 14 Mart 1925 tarihli İmtiyaz Mukavelenamesi’nin 30. maddesi gereğince ‘Turkish Petroleum Kumpanyası’ndan, petrol ihraç edebilecek olan şirketlerden veya şahıslardan teşkil edilecek olan muavin şirketlerden sağlanan gelirlerin yüzde 10’unun Türkiye Hükümeti’ne ödeyecektir.”

Bu madde ile belirlenen ödemeler ancak boru hattının tamamlandığı ve Turkish Petroleum Kumpanyası’nın dışsatıma dönük ticari üretime geçebildiği 1934 yılından itibaren yapılmaya başlanabilmiştir. Ödemeler, 1934 ile 1951 yılları arasında, 1945 yılı hariç, her yıl düzenli olarak yapılmıştır. Ayrıca 1954’te de Türkiye’ye ek bir ödemede bulunulmuştur. Toplam ödenen rakam 25.712.000 TL. dir. Prof. Dr. Hikmet Uluğbay’ın hesaplamalarına göre 1934-1954 yılları arasında Türkiye’ye 2.000.000 Paund civarında eksik ödeme yapılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümetleri’nin hazırladığı Bütçe Yasaları’nda bu petrol gelirinden alınan pay, “Gelirler Bütçesi Bölümleri”nde “Sözleşme Gereğince Musul Petrollerinden Alınan” biçiminde alt başlık olarak gösterilmiştir. Süre bitmiş olmasına rağmen bu gelirin bütçelerde gösterilmesi Bağdat Paktı’nın kurulmasından 1958’e kadar olan dönem hariç 1986 yılına kadar devam etmiş, bu tarihten sonra çıkarılmıştır.

Kerkük’ün Türk kimliğini göstermesi ve Türkmenlerin yasal haklarını göstermesi bakımından önemli bir belge de 1931 yılında yayınlanan 74 Sayılı “Mahalli Lisanlar Yasası”’dır. Bu yasa başta Kerkük ve Erbil olmak üzere, Türkmenlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde mahkemelerin Türkçe olarak yapılmasını hükme bağladığı gibi, Türkmenlerin eğitim gördüğü okullarda eğitim ve öğretimin kendi dillerinde yapılmasını öngörmüştür.

Musul-Kerkük bölgesi Türklüğünün tarihsel hakları bakımından önem taşıyan anayasal metinlerden biri de 1932 tarihli Irak Devlet Bildirgesi (Deklarosyonu)’dir. Irak’ta mandaterlik yönetiminin bitmesi ve Irak’ın Birleşmiş Milletler’e üye olması münasebetiyle 30 Mayıs 1932’de yayınlanan Bildirge; 1925 Anayasası gibi Kerkük ve diğer bölgelerde yaşayan Türkmenleri, Araplar ve Kürtler ile birlikte Irak’ın üç “asli unsurundan” biri olarak teyit etmiştir.

1932 Bildirgesi ile Türkmenlerin temel insan hakları garanti altına alınmıştır. Bu kapsamda bütün Irak’ta yaşayanlar ve bu arada Türkmenlerin, “hayat ve hürriyetlerinin korunması”, kanun önünde ve pratikte eşitlik, ırk, dil ve din ayrımı olmadan aynı medeni ve siyasi haklardan faydalanabilme”, “seçimlerde siyasi temsil”, “kendi dillerinde özel görüşmeler, ticari, dini ve her türlü basın-yayın faaliyeti ve toplantılar yapmalarına sınırlama getirilmemesi”, “Türkçe’nin Arapça ve Kürtçe ile birlikte mahkemelerde sözlü ve yazılı olarak kullanabilmesi için imkanlar sağlanması”,  “kendi dillerinde eğitim yapabilme” hakları garanti altına alınmıştır.
  Türkmenlerin temel insan hakları bağlamında bu bildirgede önem taşıyan bir diğer husus da Kerkük’ün Türk kimliğinin tescil edilmiş olmasıdır: “Nüfusun çoğunluğunun Türkmen ırkından olduğu Kerkük Livası’na bağlı Kifri ve Kerkük Kazalarında, resmi dil Arapça ile birlikte Kürtçe ve Türkçe olacaktır” (9. Madde).

Kerkük Türklerine Yönelik “Etnik Temizlik” Çalışmaları

Irak genelinde 1920 yılından günümüze kadar Türkmenleri asimile etmek ve bölgelerini Araplaştırmak (şimdi ise Kürtleştirmek) için çok çeşitli yöntemlere başvurulmuştur. Açık yerlerde Türkçe konuşmayı yasaklamak ve hatta telefonda kendi ailesiyle konuşanları cezalandırmak gibi insan haklarına tamamen aykırı kararlar alınmış ve uygulanmıştır. Yüzlerce Türkmen köy ve kasabası çeşitli bahanelerle yıkılmış, Türkmen halkı başka yerlere göçe zorlanmış, Irak’ın güneyinden yüz binlerce Arap’ın Türkmen bölgelerine yerleşmeleri için kendilerine karşılıksız teşvik primleri verilmiş ve arazi dağıtılmıştır.[12]

Bu süreçte Kerkük Türkleri, değişik tarihlerde çok büyük baskı ve katliamlarla karşılaşmışlar, adeta “etnik temizlik” denebilecek olaylar yaşamışlardır. Kaçakaç Katliamı (Telafar, 1920), Levy Katliamı (Kerkük, 4 Mayıs 1924), Gavurbağı Katliamı (Kerkük, 12 Temmuz 1946), Kerkük Katliamı (Kerkük, 14-16 Temmuz 1959), Türkmen Liderlerin İdamı (16 Ocak 1980), Tuz-Hurmatu Katliamı (Tuz-Hurmatu, 26 Mart 1991), Altunköprü Katliamı (Altunköprü, 28 Mart 1991), Irak’ın İstanbul Başkonsolosluğu Önünde Türkmen Gençlerin Şehit Düşmesi (5 Nisan 1991), Erbil Katliamı (Erbil, 31 Ağustos-2 Eylül 1996), Kerkük Türkmen Katliamı (Kerkük, 31 Aralık 2003), Telafar Katliamı (Telafar, Eylül 2004 ve Eylül 2005), Tuz-Hurmatu, Taze-Hurmatu, Beşir, Tisin Katliamları bunlardan bazılarıdır.

1991 yılındaki Birinci Körfez Harekatı’na kadar “Araplaştırma” şeklinde devam eden Kerkük Türklerine yönelik asimilasyon faaliyetleri; bu tarihten sonra ve özellikle ABD’nin Irak’ı ve bu arada bölgeyi işgal etmesi üzerine (9 Nisan 2003, Kerkük - 10 Nisan 2003, Musul) “Kürtleştirme” şeklinde uygulanmaya başlandı. ABD ve Kürtler işgal ettikleri Türkmen şehirlerinde Saddam Hüseyin’i aratmayacak şekilde baskı ve zulüm yapmaya başladılar.
1991 yılında Irak’ın kuzeyinde Körfez Savaşı’ndan sonra 36. paralelin kuzeyi “güvenli bölge sınırı” kabul edilerek Saddam Hüseyin’in uçaklarının uçuşuna kapatıldı. 1991’de oluşturulan “güvenli bölge”nin içine dahil edilen Erbil şehrinin demografik yapısı değiştirilmeye başlandı. On binlerce Kürt, köy ve dağlardan Erbil’e göç ettirildi. Erbil’in Kürtleştirme planı ve programı kapsamında, Kürtler binlerce yıldır “Erbil” olan şehrin adını “Havler” olarak değiştirdi. İlginç olan doğuda Süleymaniye bölgesi 36. paralelin güneyinde olmasına rağmen güvenli bölgeye dahil edilmiş; batıda Musul, 36 paralelin kuzeyinde kalmasına rağmen güvenli bölgeye alınmamıştı.

Kerkük’e bağlı Altunköprü kasabasının adı Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi tarafından kasaba girişine asılan yeni yol tabelasında değiştirildi. Kurulduğundan buyana hep bir Türkmen şehri olan Altunköprü’nün adı, Kürtçe “köprü” anlamına gelen “Pirde” olarak değiştirildi.

Bölgenin demografik yapısını değiştirme faaliyetleri esasen Kerkük şehri üzerinde yoğunlaştırılmıştır. 1991’den sonra başlayan ve fakat 2003 ABD işgali ile hızlanan bir süreçte Kerkük’ün Türk kimliği bütün dünyanın gözleri önünde değiştirilmeye başlandı. İşgalci ABD ile işbirliği yapan Kürtler, 28 Mayıs 2003’te Kürt bir valinin atanması ile birlikte şehirde bütün devlet dairelerini ellerine geçirdiler. Kerkük’te toplam 25-27 olan yerel genel müdürlüklerin sadece biri (Milli Eğitim Müdürlüğü) Türkmenlerin, diğerlerinin tamamı Kürtlerin elinde bulunmaktadır. Şehirdeki Irak Ulusal Muhafız Birlikleri ve Polis Teşkilatı’nın tamamı Kürtlerden oluşuyor. Yani şehrin güvenliğini sağlama işi de Peşmergelere bırakılmış durumda.

Kürt gruplar 17 Mart 1991 ve 10 Nisan 2003’te Kerkük’ü yağmalayarak şehirdeki devlet dairelerini talan ettiler. Demografik yapının değiştirilmesi için öncelikle nüfus ve tapu dairelerini basarak, kayıtları imha ettiler. Taşıma usulle binlerce Kürt getirilerek önce Saddam stadyumuna sonra da çadır kentlere yerleştirildiler. Bugün itibarıyla Kerkük’teki “ithal Kürtlerin” sayısı 300.000’i aşmış bulunmaktadır.[13] 

Irak Türkmen Cephesi Lideri ve Milletvekili Saadettin ERGEÇ’in verdiği bilgilere göre, taşınan bu göçmen Kürtlere verilen “gıda karneleri”nden anlaşılmaktadır ki, Kerkük’e 343 bin Kürt getirilmiş, 227 bin kişi de seçmen olarak kaydedilmiştir. Bunlara ev, arazi ve çadır verilerek, yerleşmeleri teşvik edilmiştir.[14]

Son dönemde büyük bir hızla Kerkük şehri başta olmak üzere bölgenin Türk kimliğini ortadan kaldırarak, nüfus yapısını Kürtleştirmeye çalışılması şüphesiz daha büyük bir amaca ulaşmak için zemin hazırlama çalışmalarıdır. 1991’den beri Irak’ın kuzeyinde bir Kürt devleti kurmak için her türlü ortamı hazırlayan ABD, yeni Irak Anayasası’na koydurduğu bir madde ile Kerkük’te Aralık 2007’de bir referandum öngörmekteydi. Önce “normalleşme” sağlanacak, sonra “sayım” ve “referandum” yapılarak Kerkük’ün kimliği belirlenecekti. Bütün bu demografik oyunlarla belli bir aşamaya getirilen Kerkük’ü Kürtleştirme çalışmaları referandumla bir sonuca ulaştırılacaktı. Fakat bu referandum bir türlü yapılamadı. Buna rağmen oluşturulan fiili durum Irak Türklerinin aleyhine olarak gelişmeye devam etmektedir.

Türkiye’nin bu duruma, bu oldubittiye seyirci kalmaması gerekmektedir. Tarihsel, kültürel ve coğrafi bakımdan Anadolu ve dolayısı ile Dünya Türklüğünün ayrılmaz bir parçası olan Kerkük Türklerinin haklarına sahip çıkılmalıdır.
[1] M. Kafalı, “Kerkük Türkleri, Bugünkü Durumları ve Yakın Mazisi” Makaleler, C: I., Yayına Hazırlayanlar: S. Yalçın, S. Özbek, Berikan Yayınevi, Ankara, 2005, s. 449-4450.

[2] M. Kafalı, “Kerkük Türkleri”, Makaleler, C: I., Yayına Hazırlayanlar: S. Yalçın, S. Özbek, Berikan Yayınevi, Ankara, 2005, s. 463-465.

[3] M. Kafalı, “Kerkük Türkleri”, Makaleler, C: I., s. 467.

[4] E. Hürmüzlü, Irak’ta Türkmen Gerçeği, Kerkük Vakfı Yayınları, İstanbul, 2006, s. 15.

[5] 111 Numaralı Kerkük Livâsı Mufassal Tahrir Defteri (Kanûnî Devri), Yayına Hazırlayanlar: A. Özkılınç, A. Coşkun, A. Sivridağ, N. Yekeler, M. Yüzbaşıoğlu, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Yayınları, Ankara, 2003, s. 7.

[6] M. Kafalı, “Kerkük Türkleri”, Makaleler, C: I., s. 465-466.

[7] 111 Numaralı Kerkük Livâsı Mufassal Tahrir Defteri (Kanûnî Devri), s. 14. Defterde Müslüman unsurlar için verilen rakamların toplamı verilen toplamdan azdır. Dolayısı ile genel toplam da yanlıştır. Bunun için biz mevcut unsurların nüfuslarını toplayarak yeni bir toplam rakamına ulaştık. Eseri hazırlayanlar, Müslim toplamını 6.690, genel toplamı da 7.320 olarak vermektedirler.

[8] K. Karpat, Osmanlı Nüfusu (1830 – 1914) Demografik ve Sosyal Özellikleri, Çeviri: B. Tırnakçı, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 2003,  s. 228. Tablo: 1.18.

[9] Bu konudaki gelişmeler için bakınız: İ. Şerif Kaymaz, Musul Sorunu: Petrol ve Kürt Sorunları İle Bağlantılı Tarihsel ve Siyasal Bir İnceleme, Otopsi Yayınları, İstanbul, 2003, s. 26 vd.

[10] M. Kafalı, “Kerkük Türkleri”, Makaleler, C: I., s. 467.

[11] Bu rakamlar için topluca bakınız: Ali Kerküklü, Oyun İçinde Oyun: Kerkük, İstanbul, 2006, s. 32 vd.

[12] Tamamen nüfus yapısını değiştirmeye dönük olan bu uygulamalar için bakınız: Ali Kerküklü, Oyun İçinde Oyun: Kerkük, s. 128 vd.

[13] Ali Kerküklü, Oyun İçinde Oyun: Kerkük, s. 107 vd.

[14] F. Bila, “Türkmen Lider Ergeç: Kerkük Patlarsa İç Savaş Durdurulamaz”, Milliyet, 19 Ocak 2007.